aliseyyar@sosyalsiyaset.net

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal Siyaset Makaleleri

 

REFAH DEVLETİ VE ÜSTLENDİĞİ TEMEL GÖREVLER ÜZERİNE BİR İNCELEME

 

Dr. Süleyman ÖZDEMİR*

I. REFAH DEVLETİ KAVRAMI

“Refah Devleti[1]” (welfare state) kavramı, tarih boyunca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Tanımlar, refah devletine minimum sorumluluk verenden (gereksinimlerin sadece minimum düzeyde karşılanması, minimum standartların sağlanması), refah devletine çok geniş bir faaliyet alanı (eğitim, konut, kişisel sosyal hizmetler vs.) tanıyana doğru farklılaşmaktadır[2].

En çok atıf yapılan tanımın sahibi Asa Briggs’e[3] göre, refah devleti; “piyasa güçlerinin rolünü azaltmak amacıyla, bilinçli bir şekilde örgütlü kamu gücünün kullanıldığı bir devlet türüdür.” Briggs’e göre, refah devleti, üç alanda faal durumdadır: Birincisi, bireylere ve ailelere, minimum bir düzeyde gelir garantisi sağlamaktadır. İkincisi, kişilerin, belirli sosyal risklerin (hastalık, yaşlılık, işsizlik vb.) üstesinden gelmelerinde onlara yardımcı olmaktadır. Üçüncüsü ise, sosyal refah hizmetleri aracılığıyla, tüm vatandaşlara en iyi yaşam standartlarını sunmaktadır[4].

Daha da sadeleştirilirse, Asa Briggs’e göre, refah devletinin toplum üzerindeki etkisi en azından üç şekilde gerçekleşmelidir: Minimum gelir garantisi sağlamalı, güvencesizliği azaltmalı, herkese en iyi standartlara sahip olabilme hakkı vermelidir[5].

Refah devletini kısaca üç şekilde betimlemek mümkündür. Refah devleti, müdahaleci, düzenleyici ve geliri yeniden dağıtıcı bir devlettir. Müdahalecidir; çünkü piyasa başarısızlıkları üzerine harekete geçer ve doğan sorunların giderilmesine yönelik olarak önlemler alır, düzenlemeler yapar. Düzenleyicidir; çünkü iş piyasalarındaki düşük ücretlerin işçileri sefalete düşürmemesi için asgari bir ücret belirler, sosyal güvenlik ve sosyal yardım hizmetlerini üstlenir vb. Gelirin yeniden dağıtıcısıdır; çünkü vergi ve diğer politikalar ve transfer harcamalarıyla gelirin paylaşımına müdahalede bulunulmadığında, sınıflar arasında gelir dengesizliklerinin, dolayısıyla huzursuzlukların çıkacağının farkındadır[6].

Her birey, yaşam yarışına eşit şartlarla başlamaz. Doğumla birlikte kazanılan bazı özellikler vardır. Örneğin, dil, ırk, renk, doğum yeri, hatta anne–babanın kültür düzeyi, ekonomik durumu ve toplumsal statüsü gibi bazı özellikler her birey için farklıdır. Bunun dışında, yine kendi dışında cereyan eden, ancak onu yoksulluk, işsizlik gibi tehlikelere maruz bırakan bazı ekonomik ve sosyal faktörler de sözkonusudur. İşte refah devleti, bu avantaj ve dezavantajları dengelemeye çalışan, dengedeki ibreyi daha ziyade ekonomik ve sosyal yönden güçsüz olanlar lehine tutan devlettir[7].

II. REFAH DEVLETİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

Yukarıda ne olduğu konusunda kısa bir bilgi verilen refah devleti, 20. yüzyılda liberal devlet ile sosyalist devlet arasında bir üçüncü yol olarak ortaya çıkmıştır. Modern refah devletinin temelinde başlıca iki neden yatmaktadır. İlki, 1929 yılındaki Büyük Ekonomik Bunalım’ın ardından, liberal devletin başarısız olarak görülmesi ve yeni bir devlet anlayışına duyulan gereksinimdir. Ekonomide yaşanan kriz dolayısıyla ABD’de ortaya çıkan ve giderek artan işsizlik ve yoksulluk, diğer ülke ekonomilerine de sıçramış, bu durumu önlemek üzere tam istihdam ve talep yönetimi politikaları güden müdahaleci Keynezyen ekonomiye geçilmiştir[8].

İkinci neden ise, II. Dünya Savaşı sonrası çift kutuplu hale gelen dünyada, giderek etkisini ve nüfuzunu daha fazla hissettiren “sosyalizm tehdidi”nin önüne set çekmektir. Sanayileşme ile birlikte büyüyen kentlerde birikmeye başlayan yığınların, özellikle kadın ve çocukların kötü yaşam koşulları içinde bulunması ve fabrikalarda çalışmaya başlayan ve sayıları giderek artan yeni işçi sınıfının çalışma koşullarının giderek kötüleşmesi, bu durumun ancak kapitalist düzenin bir devrim ile sona erdirilmesiyle biteceğini öne süren sosyalist fikirlerin güçlenmesine yol açtığı görülmektedir.

Sosyalist devrimin gerçekleşeceği endişesi, Amerika’nın başını çektiği kapitalist dünyanın farklı sistem arayışı içine girmesini ve liberal düzenin içine sosyal boyutun da katılmasını getirmiş, vahşi kapitalizmin vazgeçilmez ilkesi olan serbest piyasa–sınırsız sermaye hareketleri denetim altına alınmış, refah devleti anlayışına geçilmiş, böylece, devrimin önünün alınabileceğine inanılmıştır. Bu şekilde hem Batı Bloğuna dahil ülkelerde yaşayan bireyleri, hem de yeni bağımsızlıklarına kavuşmuş ülkeleri Batı kampında tutabilmek mümkün hale gelmiştir[9].

Yine, yukarıdaki nedenle bağlantılı olarak, modern refah devletinin, kapitalist üretim sisteminin temel aktörleri olan emek–sermaye arasındaki çıkar uyuşmazlığını törpülemek ve işçi sınıfını kontrol altında tutabilmek için, kapitalist sistemin ürettiği yeni bir yönetim tarzı olduğu ifade edilmektedir. Çünkü, 19. yüzyıldan itibaren, hem toplumsal hem de siyasal alanda güçlenen işçi hareketlerini, sosyalizme kaymadan durdurabilmek, ancak sosyal demokratik Keynezyen refah devleti modeli ile mümkün olabilmiştir[10].

Her iki sistemin tarihine gözatıldığında, ne liberal ne de sosyalist sistemin toplumların gereksinim ve beklentilerine cevap veremediği görülmektedir. Bireycilik esasına dayalı liberal sistem, fertleri çok yalnız ve korumasız bırakmış; aksine, toplumculuk esasına dayalı sosyalist sistem ise, insanları devlet tahakkümü altında çaresiz bırakmıştır. Dolayısıyla, bu iki sisteme tepki olarak, her ikisinin de olumsuzluklarını bertaraf edebilecek yeni bir sistem arayışı başlamış ve üçüncü yol olarak refah devleti düzeni bulunmuştur.

Bulunan bu yeni sistem (refah devleti), bir anlamda liberal devletin modifiye edilmiş halidir. Bu sistem özünde liberaldir, fakat çeşitli şekillerde piyasaya müdahalede bulunduğundan, minimal devletin olamayacağı kadar hacimli bir devlettir. Devlet müdahalesi, aslında piyasaya kayıtsız kalmanın, telafisi mümkün olmayacak sonuçlar doğurması durumunda sözkonusu olacaktır. Bu yüzden, gerekmedikçe serbest piyasa düzenine müdahalede bulunulmamalıdır[11].

Refah devletinin temelleri, 19. yüzyılın ortalarında İngiltere’de yoksullara yönelik yasal düzenlemeye kadar götürülmektedir (Yoksulluk Yasası). Ancak, modern refah devleti için kabul edilen başlangıç noktası, ilk defa 1883’te Bismark tarafından getirilen sosyal sigorta uygulamasıdır. Dolayısıyla, bazı öncü düzenleme ve uygulamalar istisna tutulursa, refah devleti esas olarak 20. yüzyılın bir ürünüdür[12].

Önce 19. yüzyılda Almanya’da başlayan refah devleti uygulamalarının, daha sonra Batı Avrupa ülkelerine, Kuzey Amerika’ya ve Avustralya’ya yayıldığı gözlenmektedir. 1970’lerde ise, muazzam bir sanayileşme süreci yaşayan, güçlü piyasa ekonomilerine sahip olan Tayvan, Güney Kore, Hong Kong ve Singapur gibi Pasifik Kuşağı ülkeleri de refah devleti olma yolunda önemli adımlar atmıştır (Japonya, aynı süreçten çok daha önce geçmiştir)[13].

Daha yakın zamanlarda ise, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte bir sistem olarak dünya uygulama sahnesinden çekilen sosyalizmden ve vahşi kapitalizmden kaçış, özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde refah devleti sisteminin daha da gelişmesine zemin hazırlamıştır. Sistem arayışı içerisinde olan gelişmekte olan ülkeler ve geçiş ekonomileri olarak nitelendirilen eski Doğu Bloğu ülkeleri için de, refah devleti sistemi tek gerçekçi ve rakipsiz sistem olarak görülmüştür. Bu popülarite, küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan krize dek bu şekilde devam etmiştir[14].

Öte yandan, refah devleti denilince, olağanüstü büyüklükteki bir olgudan bahsedildiği bilinmelidir. Örneğin, İngiltere’deki refah devleti incelendiğinde (İngiltere liberal refah modelini temsil eden bir ülkedir, daha ileri düzeyde refah devletleri de vardır), bu ülkede toplam kamu harcamalarının % 60’a yakın kısmının refah devleti tarafından kullanıldığı görülecektir. Kamu harcamalarının % 31’i sosyal güvenliğe, % 16’sı sağlığa ve % 12’si eğitime ayrılmaktadır[15].

Görüldüğü gibi, refah kavramı, öncelikle çağdaş toplumlarda önem kazanmıştır. Bunun nedeni, Sanayi Çağı toplum yapısında görülen olumsuzlukların ve bunlara yönelik önlemlerin ilk defa bu ülkelerde ortaya çıkmasıdır. Genelde sosyal refah kavramı, çağdaş Batı toplumlarının bir ürünü olan ve onlar tarafından garanti altına alınan adalet, eşitlik, özgürlük, haklar (siyasi, ekonomik ve sosyal) gibi kavramlarla hep birarada olmuştur[16].

Refah devleti, özellikle 1945–1975 (refah devletinin “Altın Çağ”ı) dönemde gelir ve harcamalarını artırmış, eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik, tam istihdam, gelir dağılımı gibi sosyal politika ve sosyal refah hizmetlerini geliştirmiş, refah devletini kurumsallaştırmıştır[17]. Refah devletinin gelişimine bakıldığında, son çeyrek yüzyıla kadar bütün sanayileşmiş Batı toplumlarında, refah anlayışının kalıntı (residual) refah anlayışından, evrensel (universal) ve kurumsal (institutional) refah anlayışına doğru evrildiği görülmektedir[18].

III. REFAH DEVLETİNİN KRİZİ

Küreselleşmenin başladığı ve neo–liberalizmin dominant düşünce akımı haline geldiği 1970’li yıllar sonrası yeni dönemde ise, refah devleti başta Avrupa’da olmak üzere krize girmiştir. Bu durum, Sanayi Toplumu’ndan Bilgi Toplumu’na, ulusal kapitalizmden küresel kapitalizme geçiş koşullarının doğurduğu bir sonuçtur[19].

Refah devletleri için güzel günlerin bittiği, sorunların başladığı yeni dönemde, özellikle gelişmiş ülkelerde, hükümetlerin sosyal harcamalar için milli gelirden ayırdıkları payın sürekli büyüdüğü ve giderek katlanılamaz bir hacme ulaşarak, ülkelerin rekabetgüçlerini zayıflatır hale getirdiği öne sürülmektedir. Bu durum, refah devletinin mevcut haliyle sürdürülebilmesini imkansız kılmıştır[20].

Bu yüzden, artık devletler, cömert sosyal refah devleti harcamalarının sürdürülebilmesinin olanaksız olduğunu görmüş ve harcamalarını kısmak, gelirlerini artırmak amacıyla yeni politikalar geliştirmeye, reformlar yapmaya yönelmiştir. Bütün dikkatler, hem genel kamu harcamaları, hem de özellikle sosyal harcamalar üzerine çevrilmiştir. Böylece, son yirmi yıl içerisinde, birçok ülkede sosyal yararlarda kesintiler ve sosyal programlarda çok değişik uyarlanmalar görülmüştür. Refah devleti açısından, kurumsal olandan kalıntı olan anlayışa doğru geriye bir yöneliş başlamıştır[21].

Yeni dönemde aile yapısı (boşanma oranları artmış, tek ebeveynli aileler ve 18 yaşından küçük anneler çoğalmıştır), demografik yapı (doğum oranları düşmüş, yaşam süreleri uzamış, yaşlı nüfus çoğalmış, bağımlılık oranı artmıştır) ve ekonomik koşullar (büyüme hızları düşmüştür) değişmiştir[22].

Ancak, artan meşruluk krizine, finansal krizlere ve süregelen tartışmalara rağmen, belki de sürpriz sayılabilecek şekilde, refah devleti görev ve fonksiyonlarında ve de hacminde çok fazla bir küçülme sözkonusu olmamıştır. Devletin birçok faaliyete katkısı ve onların finansörlüğünü üstlenmesi hâlâ devam etmektedir[23].

Dolayısıyla, refah devletinin altının oyulmakta olduğuna dair sayısız belirtilere ve refah devletinin küçülmesi sürecinin birçok ülkede gözlemlenebilmesine rağmen, refah devleti hâlâ birçok toplum için yapıtaşı olarak görülmekte ve bu şekilde fonksiyon görmeye devam etmektedir[24].

IV. REFAH DEVLETLERİNİN SINIFLANDIRILMASI

Benzer refah devletlerini bir grup altında toplamak, onları kategorize etmek için, yıllardır çok sayıda çalışma yapılmıştır[25]. Bunun nedeni, refah devletlerinin uygulamada birbirinden farklı kriterlere dayalı olarak gelişmesidir. Refah rejimleri, neredeyse herbir ülkede birbirinden oldukça farklıdır. Ulus–devletlerin ekonomik, kültürel ve tarihsel geleneklerine göre farklı refah devletleri ortaya çıkmıştır. Yapılan sınıflandırma girişimlerinde, gelişmiş ülkeler, sosyal refah hizmetleri açısından, belirli nitelik ve kriterlere göre sınıflandırılmış farklı refah devleti kategorilerine ayrılmıştır[26].

Araştırmacılar, kaç tür refah rejimi olduğunu ve hangi ülkelerin hangi refah rejimi altında yer aldığını tespit etmeye çalışmıştır. Farklı ülkeler tarafından izlenen refah politikalarını analiz ederek, bu ülkeleri rejim türlerine göre gruplandırmış, rejim türlerini ve refah devletlerinin gelişimini açıklayıcı teoriler ortaya koymuşlardır[27].

Öte yandan, hiçbir ülkenin mükemmel şekilde bir kategoriye uygun düşmeyeceği de bilinmelidir. Çünkü, ülkelerin sosyo–ekonomik yapısı zaman içerisinde farklılaşabilmekte, bir ülke farklı bir zamanda farklı bir tür içerisinde yer alabilmektedir[28]. Örneğin, liberal rejim sınıflandırması altında yer alan ABD ve İngiltere, aslında aynı gruba kolaylıkla sokulamaz. Çünkü, İngiltere, ABD’deki kalıntı refah anlayışından farklı olarak, İskandinav modeline çok daha yakın olan bir evrensel Ulusal Sağlık Sistemi (National Health System–NHS)’ne de sahiptir[29].

Bugüne kadar farklı kişilerce yapılan çok sayıdaki sınıflandırma çalışması, genelde devletler tarafından gerçekleştirilen harcamaların hacmine ve yapısına göre ülkeleri tasnif etmiştir. Ancak, refah devletlerinin sınıflandırılmasında 1990’dan sonra çok sayıda değişik kriter dikkate alınmaya başlanmıştır. Bu tarihte, Gøsta Esping–Andersen tarafından yapılan yeni bir çalışma[30], refah devleti sistemlerinin sınıflandırılmasına ilişkin olarak, bilimadamı ve araştırmacılar tarafından en çok benimsenen tasnif olmuştur.

Şimdi klasik hale gelen bu tasnif, 3 tür refah rejimi ayrımı yapmaktadır. “Liberal refah modeli” (ABD, Avustralya, İngiltere), “Kıta Avrupası refah modeli” (Fransa, Belçika, Almanya) ve “İskandinav refah modeli” (İsveç, Danimarka)[31].

Ancak, bu yazıda, daha geleneksel olan bir sınıflandırma türü esas alınacaktır. Yani, esas olarak çalışanları sosyal risklere karşı koruyan sosyal koruma sisteminin finansmanının kim/kimler tarafından sağlandığına göre bir ayrım yapılacaktır. Bunlar kısaca, her çalışanın sosyal refah hakkını, kendisinin ya da işvereninin ödediği katkıya bağlı kılan Bismark Modeli; bir ülkenin tüm nüfusuna yönelik genel bir sigorta anlamına gelen Beveridge Modeli ile bu ikisinin karışımından oluşan Karma Model’dir[32].

A. Bismark (Alman) Sistemi

“Bismark Sistemi”nin diğer bir adı ise, “kategorisel sistem”dir. Fransa, Almanya ve Türkiye’de geçerli olan bir sistemdir. Sistemin özü, çalışma esasına dayalı sosyal sigorta mekanizmasına dayanıyor olmasıdır. Bireyler, bir işi yapmaları halinde sosyal hukuk bakımından güvence kapsamına alınmaktadır. Sistemin finansmanı, yararlananların ödedikleri sigorta primleriyle karşılanmaktadır. Bu duruma, yani yalnızca prim ödeyenin ivaza hak kazandığı duruma “karşılıklılık ilkesi” (reciprocity) ismi verilmektedir. Burada, sosyal güvenlik açısından tüm nüfusun kapsam içine alınması gerçekleşemeyebilir[33]. Emeklilik sistemi, Bismark tipi karşılıklılık düşüncesinin en çok telaffuz edilen dışavurumudur.

Sosyal sigortacılığa dayalı olan ilk refah devleti uygulamasının ortaya çıkışı Almanya’da gerçekleşmiş, Alman Başbakanı Bismark, kurduğu hastalık (1883), iş kazası (1884), yaşlılık ve sakatlık (1889) sigortaları ile bütün dünyaya öncülük etmiştir[34].

Çeşitli ülke uygulamalarında yer alan karşılıklılık ilkesi değerlendirilirken, “Bismark tipi (güçlü) karşılıklılık” ve “Beveridge tipi (zayıf) karşılıklılık” şeklinde bir ayrım yapılmaktadır. Kazançla bağlantılı veya düz oranlı katkı ödeneklerinin mevcudiyeti, sosyal güvenlikte Bismarkçı anlayışı, Beveridge tipi anlayıştan ayıran önemli bir karakteristik özelliktir. Bismark tipi programlar, ücretle bağlantılı katkılar ve ücretle bağlantılı ödenekler arasındaki yakınlık nedeniyle özel sigorta mantığına daha yakındır[35].

En güçlü Bismark tipi karşılıklılık nosyonuna sahip olan ülke Almanya’dır. Almanya’da işsizlik, hastalık, iş kazaları ve yaşlılık gibi büyük risklere bağlı gelir kayıpları zorunlu sosyal sigorta programlarıyla tazmin edilmektedir. Bununla birlikte, bu ülkede 1990’lı yılların ortalarından itibaren, karşılıklılık ilkesine dayalı olan bu sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği ve tercih edilebilirliği tartışılmaya başlanmıştır. Bu sorgulamanın nedeni olarak, iki Almanya’nın birleşmesi ve sosyal güvenlik katkılarının brüt ücretler üzerinden 1982 yılında % 34’ten, 1998 yılında % 42’ye yükselmesi görülebilir.

Bununla birlikte, Bismark tipi karşılıklılık ilkesini temel alan sosyal sigorta anlayışının güç kaybetmekte olduğuna dair genel izlenim, gerçekleri yansıtır gibi gözükmemektedir. Her ne kadar, bazı ülkeler ve bazı programlar bakımından karşılıklılık ilkesinin öneminin azaldığına dair belirtiler varsa da (örneğin İngiltere, bu ilkeyi tümüyle olmasa da büyük oranda uygulama dışı bırakmıştır), aynı zamanda ilkenin konsolidasyonu ve hatta genişletilmesi süreçlerine de rastlanılmaktadır. Yasal bir perspektiften bakıldığı takdirde, Bismark tipi karşılıklılık ilkesinin, Kuzey ülkelerinde, özellikle de İsveç ve Fin emeklilik programlarında gözle görülür bir biçimde güçlendirildiği görülmektedir[36].

B. Beveridge (İngiliz) Sistemi

“Beveridge Sistemi”, “evrensel sistem” olarak da adlandırılabilir. Bu sistemde sosyal güvence, belirli bir işi yapma (çalışma) koşuluna bağlanmaz. O ülkenin bütün vatandaşları veya o ülkede bulunanlar, vatandaş olmaları ya da o ülke toprakları içinde bulunmaları dolayısıyla bu sistem tarafından sosyal güvenceye alınmaktadır. Yani, tüm nüfus kapsanmaktadır. Sosyal yardım ve sosyal hizmet sunan bu sistemin finansman kaynağı, vergilerdir. Tüm riskler tek bir kurum tarafından kapsama alınabileceği gibi (Yeni Zelanda), güvence ayrı ayrı da sağlanabilir (Örneğin, İngiliz ve İtalyan “Ulusal Sağlık Sistemi”, İskandinav “Halk Aylığı Sistemi” gibi)[37].

Beveridge tipi karşılıklılık ilkesine en uygun örnek, İngiltere’dir. İngiltere’nin, Almanya’nın ardından sosyal refah devletinin gelişimi açısından ikinci önemli ülke olduğu görülmektedir. Almanya’da gerçekleşen sosyal reformların, sanayileşmenin önderliğini yapan İngiltere’yi önemli oranda etkilediği bilinmektedir. İngiltere de, 1880 yılında iş kazalarına tazminat yükümlülüğü getiren “İşverenlerin Sorumluluğu Yasası” ile başlayan bir dizi yasayı kısa zamanda uygulamaya sokarak, refah devletinin en erken geliştiği ülkelerin başında yer almıştır[38].

İngiltere, II.D.Savaşı’nın hemen ardından oluşturduğu sosyal sigorta sistemine (Ulusal Sigorta), işçi ve işveren yanında devletin de üçüncü bir taraf olarak katkıda bulunduğu bir yapı haline getirmiştir. Bu sistemde, hem katkı payları, hem de ödenekler kazanca orantılı olmaktan ziyade düz oranlı kılınmıştır. Yani, sunulacak sosyal refah hizmetleri karşılığında sigortalılardan primler toplanmış, ancak, Bismarkçı karşılılık ilkesine nazaran, bu primler hem düşük kalmış, hem de herkesin ödediği prime oranla eşdeğer oranda bir ivaza hak kazanması mantığından farklı olarak, düz oranlı ivazlar sözkonusu olmuştur.

Burada, şu şekilde bir ayrımın yapılması, iki modeli birbirinden ayırtetmede faydalı olacaktır. Prim katkısına dayalı olan sosyal politika (Bismark Modeli) daha ziyade çalışanlara gelir desteği sağlanması ile ilgilidir; vergi ile finansmana dayalı olan sosyal politika ise (Beveridge Modeli), yoksulluğun önlenmesini amaçlamaktadır. Gerçek anlamda bir Bismarkçı devlette, sosyal politika yalnızca çalışanların koşullarını düzeltmeyle ilgilidir, yoksulluğu azaltmak ya da iş piyasasının dışında kalan nüfusa yönelik programlar oluşturmak gibi bir amacı yoktur[39].

Diğer yandan, aslında bu ilkelerin büyük olasılıkla hiçbir ülkede tek başına uygulanması mümkün olamamaktadır. Ağırlıklı olarak bunlardan bir tanesi, uygulanan sosyal refah politikalarının merkezinde yer alırken, diğer ilkenin de belli bir oranda sistem içerisinde yer alması mümkün olabilmektedir. Bazı ülkelerde ise, bu oranlar birbirine oldukça yakın olabilmektedir. Yine, zaman içerisinde bu ilkelere bağlılıkta kaymalar da yaşanabilmektedir. Dolayısıyla, 20 sene önce ülkelerin sosyal güvenlik anlayışıyla, günümüzdeki anlayışları aynı değildir. Çeşitli ülkelerdeki yasalar ve sosyal haklar bu ilkeler ışığında ele alındığında, zaman içerisinde bir değişimin olduğu görülecektir[40].

C. Karma (Hollanda) Sistemi

“Karma Sistem”de ise, hem çalışan gruplara yönelik olarak sosyal sigorta düzeni, hem de tüm vatandaşları kapsayacak şekilde evrensel bir ulusal sigorta sözkonusudur. Hollanda sosyal güvenlik sistemi, bir bütün olarak ilkelerin güçlü bir karışımını sergilemektedir[41].

Bu ülkede, Bismark tipi işçi sigortaları, Beveridge tipi halk sigortaları veya ulusal sigortaları ve sosyal yardımı içeren bir karma (hibrid) sigorta sistemi kurulmuştur. Ancak, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan bu karma sosyal sigorta sistemi, 1980’li yılların ekonomik krizi, bireyselleşme ve erkek ve kadınların değişen rol modelleri gibi modernizasyon süreçlerine bir tepki olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu ülkede, ücretle bağlantılı işsizlik, hastalık ve sakatlık sigortaları konusunda, her üç programda da kazancın yerini alma oranlarının % 80’den % 70’ye azaltılması (1987), kazançla bağlantılı sakatlık ve işsizlik ödeneklerinin süresinin çalışma süresine (işsizlik; 1987) ve yaşa (sakatlık; 1993) bağlı olarak sınırlandırılması, kazançla bağlantılı ödeneklere hak kazanmayanlara yönelik olarak düz oranlı ödeneklerin devreye sokulması gibi çok sayıda önlem alınmıştır[42].

V. REFAH DEVLETİNİN SOSYAL GÖREVLERİ

Dünya üzerindeki toplumların bugüne kadar ulaşmış olduğu en ileri devlet biçimi olan ve bugün de kriz söylemleri ve tartışmalarına rağmen bu konumunu halen sürdüren refah devletlerinin, üstlenmiş olduğu sosyal içerikli görevlerin incelenmesi önem taşımaktadır.

Sosyal refah devletinin görev alanı oldukça geniştir ve herbir ülkenin kendi sosyal refah modeline göre çeşitli uygulamalarla karşılaşılmaktadır. Ancak, refah devleti görevlerinin, temel olarak beş alanda yoğunlaştığı görülmektedir. Bunlar; sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, gelirin yeniden dağıtımı ve sosyal refah hizmetleridir. Bunlar dışında da devletin izlediği sosyal politikalar vardır. Örneğin, istihdam, konut, kent ve çevre politikaları vb. gibi.

Devlet, izlediği politikalarla, ailelerin, çocukların, gençlerin, kadınların, yaşlıların korunması; yoksullara, sakatlara, yaşlılara yardım; iş bulma, mesleki eğitim, çalışma koşullarının düzeltilmesi, sosyal güvenlik vs. birçok görev üstlenmektedir. Böylece devlet, vatandaşlarına tanıdığı bu sosyal haklarla, yaşam yarışına gerilerden başlayanlarla, yarışta varış noktasına kendi çabalarıyla ulaşamayacak olanların durumundaki eşitsizlikleri düzeltmeye çalışmaktadır[43].

Refah devletlerinin günümüze kadar devam edegelen bu görevlerine bakıldığında, birçok insanın, refah devletinin görevlerini gerektiği şekilde yerine getirdiği üzerinde hemfikir olduğu görülecektir. Gelişmiş refah devletlerinde, sosyal güvenlik yoluyla, çalışan sınıfa, (sürekli veya geçici iş kayıplarının bir sonucu olarak kaybettiği gelirlerini telafi etmede) refah devleti tarafından yardım edilmiştir. Bu yardımlar, birçok işsiz için yeniden istihdam edilmede bir köprü olmuştur. Yardım alan bu aileler, (daha önceki dönemlerin karakterize özelliklerinden olan) yoksulluğa düşme tehlikesinden korunmuştur. Yine, eğitim ve sağlık hizmetleri bütün herkese açık hale gelmiştir. Nakit transferler, kamu hizmetleri ve vergiler yoluyla gelir dağılımı daha da düzelmiştir[44].

Aşağıda, refah devletinin temel görevleri tek tek incelenmektedir. Bunlardan sosyal güvenlik ve sosyal refah hizmetlerine, refah devletiyle doğrudan özdeşleştirildiği ve sosyal refah harcamalarının oransal olarak çok büyük kısmını oluşturduğu için, daha detaylı yer verilecek; devletin diğer işlevlerine yönelik bilgilere ise nispeten daha kısa değinilecektir.

Tablo 1 : AB Ülkelerinde GSMH’den Sosyal Harcamalara Ayrılan Pay, (%)

Ülkeler

1980

1990

1997

Almanya

28,8

25,4

29,9

Avusturya

–

26,7

28,8

Belçika

28,0

26,7

28,5

Danimarka

28,7

29,7

31,4

Finlandiya

–

25,5

29,9

Fransa

25,4

27,7

30,8

Hollanda

30,1

32,5

30,3

İngiltere

21,5

23,2

26,8

İrlanda

20,6

19,1

17,5

İspanya

18,1

19,9

21,4

İsveç

–

33,1

33,7

İtalya

19,4

24,1

25,9

Lüksemburg

26,5

22,6

24,8

Portekiz

12,8

15,6

22,5

Yunanistan

9,7

23,2

23,6

AB 15

24,3

25,4

28,2

Kaynak: Meryem Koray, Avrupa Toplum Modeli, İstanbul: TÜSES Yay., 2002, s. 190.

A. Refah Devletinin Sosyal Güvenlik Görevi

“Sosyal güvenlik[45]” (social security), “sosyal risklerin bireyler üzerindeki olumsuz etkilerini giderme çabası” olarak tanımlanabilir[46]. Kısaca sosyal güvenlik, artık neredeyse tüm toplumlarda görülen, o toplumlarda yaşayan bireyleri, gelecekte karşıkarşıya kalabilecekleri tehlikelerden/risklerden emin kılan, güvenli ve endişelerden uzak bir gelecek için sosyal koruma sunan bir sosyal politika aracıdır[47].

Dolayısıyla, sosyal güvenlik bu tehlikelere maruz kalan bireylere ekonomik olarak güvence sağlayan bir mekanizmadır. Çünkü, her sosyal tehlikenin, bireylerin ekonomik durumunu etkilediği bilinmektedir. Bu tehlikelerin neler olduğu UÇ֒nün bir Sözleşmesi’nde[48] belirtilmiştir. Bunlar; hastalık, analık, sakatlık, yaşlılık, iş kazası ve meslek hastalığı, ölüm, aile yardımı ve işsizlik olarak belirlenmiştir[49]. Türkiye, 29.07.1971 yılında bu sözleşmeyi onaylarken, sadece aile yardımlarını ve işsizliği dışarıda bırakmıştır. Ancak, 25.08.1999 tarihinde TBMM’de kabul edilen bir yasa ile “işsizlik” de kapsama dahil edilmiştir[50].

Sosyal güvenlik gereksiniminin, insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinen bir gerçektir. İnsanoğlu, yoksulluk, kaza, hastalık gibi tehlikelerin zararlarına karşı korunma gereksinimi hissetmiş ve bu tehlikelerin zararlarını telafi ve tazmin etmeye yönelik olarak çeşitli metodlar geliştirmiştir. Dolayısıyla, ilk insandan günümüze her insan ve her toplumun duyduğu sosyal güvenlik gereksinimi, evrensel bir ihtiyaçtır. Gelişmiş veya geri kalmış her ülke, politik ve ekonomik sistemi ne olursa olsun, yeterli veya yetersiz, bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir.

Öte yandan, sosyal sigorta mevzuatının gelişimi açısından bakıldığında, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Avrupa’nın birçok ülkesinde, iş kazası sigorta programlarının ortaya çıkmasına ve genişlemesine tanık olunmaktadır. Bazı ülkelerde bu dönemde sınırlı yaşlılık sigortası ve hastalık sigortaları da başlatılmıştır. İki büyük dünya savaşı yılları arasında, sosyal sigortaların genişlediği görülmektedir. Sosyal sigorta sistemi, hem yeni riskler (işsizlik), hem de nüfus kapsamı bakımından genişletilmiştir. Özellikle, II.D.Savaşı sonrasında, 1950’ye kadar birçok ülkenin kapsamlı sosyal reformlar yaptığı, bunun sonucunda, neredeyse tüm Batı Avrupa ülkelerinde iş kazalarını, yaşlılığı, hastalık ve işsizliği kavrayan kapsamlı bir sosyal sigorta programlarının yerleştiği görülmüştür[51].

Günümüzde ise, gittikçe gelişen refah devleti anlayışının bir sonucu olarak, sosyal güvenlik, toplumu oluşturan bütün bireyleri doğumlarından ölümlerine kadar kuşatmış bulunmaktadır. Bireylere, insan onuruna yaraşır asgari bir yaşam standardı sunduğundan, onları kimseye muhtaç kılmamakta ve dolayısıyla bireysel özgürlüklerin teminatı olmaktadır[52].

Başlangıçta, tabandan gelen baskılar nedeniyle gelişmiş Batı ülkelerinde başlayan bu sistem, önce yasalar ve sonra anayasalarda en önemli insanlık haklarından birisi olarak yer almıştır. Bu haklar, daha sonra uluslararası sözleşmelerle “uluslararası ortak normlar” haline gelmiştir[53]. Ülkemizde de, 1982 Anayasası’nın 60.ıncı maddesinde bu hak şu şekilde güvence altına alınmıştır: “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar[54]

Diğer yandan, modern sosyal güvenlik sisteminin işleyişi temel olarak iki ayaklı bir yapıya dayandırılmıştır. Birinci ayakta, sistemin asıl gövdesini oluşturan “sosyal sigorta kurumları” vardır ve sistemden yararlanacaklar prim ödeyerek finansmana katılmaktadır. İkinci ayak ise, birinci sistemin kapsam içine alamadığı kişilere yönelik olarak faaliyet gösteren, vergi gelirleriyle kamu tarafından finanse edilen “kamu sosyal güvenlik harcamaları” (“sosyal yardımlar”, “sosyal hizmetler”)’ndan oluşmaktadır. Ekonomik gelişme düzeyi arttıkça, kamu sosyal güvenlik harcamalarının kapsamı da genişlemekte ve sosyal koruma daha etkin hale gelmektedir[55]. Bir de bunlara ilave olarak, kamunun sorumluluğunda olan zarara uğrama halleri için “sosyal tazmin” ve kişisel gelişim amaçlı “sosyal teşvik” ayakları sözkonusudur.

Ancak, her ne kadar bu şekilde bir kavram ayrıştırması yapılabilse de, özellikle ülkemiz gözönüne alındığında, bu kavramlar arasında zaman zaman karışıklıklar ve kurumlararası yetki ve koordinasyon sorunları ortaya çıkabilmektedir. Örneğin, sosyal yardımlar bazı durumlarda sosyal hizmet kurumları, bazı durumlarda sosyal sigorta kurumları veya diğer başka kurumlar eliyle sunulmakta, bu durum da bu konunun incelenmesini bir hayli güçleştirmektedir[56].

Esas itibariyle, sosyal güvenliğin finansmanında iki yöntem kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, “dağıtım sistemi” (pay as you go–PAYG), ikinci yöntem ise “fon sistemi[57]” (capital accumulation)’dir. Birinci sistemin esası, her aktif neslin, kendisinden önceki kuşağı ve toplumun muhtaç bireylerini finanse etmesidir. İkinci sistem ise, her neslin kendi sosyal güvenlik harcamalarını karşılamak üzere tasarruf etmesi esasına dayanmaktadır[58].

Avrupa’da, görece iyi sosyal koruma düzeyleri ve buna uygun yüksek sosyal güvenlik primleri sözkonusu iken, ABD’de ise düşük yardımlar ve daha düşük primler sözkonusudur. AB’deki durum, yüksek işsizlik düzeylerini beslemiş, ABD’de ise daha yüksek istihdam düzeylerinin yanında daha yüksek gelir eşitsizliği yaşanmıştır[59].

Nüfusun hemen hemen hepsini sosyal güvenlik kapsamına alan ülkelerde, kamu harcamalarının çok büyük bir kısmı sosyal güvenliğe ayrılır. Kapsam olarak nüfusun daha azını içeren ülkelerde ise, kamunun sosyal güvenliğe ayırdığı oran elbette daha düşüktür. Burada dikkati çekici bir husus, sosyal güvenliğin yüksek bir paya sahip olmasından hükümetler şikayetçi olurken, düşük bir paya sahip olmasından ise halkın şikayetçi olmasıdır[60].

1990–2050 yılları için yapılan bir projeksiyonda, OECD ülkelerinde 1990’da % 18,3 olan sosyal güvenlik harcamalarının GSYİH’ya oranının, 2050 yılında % 25,5’e varacağı hesaplanmaktadır. Bu harcamanın % 89’unu emeklilik ve sağlık harcamaları oluşturacaktır (1990 yılında % 77 idi). Projeksiyona göre, en önemli artış Japonya’da olacaktır (% 12,4’ten % 27’ye). 2050 yılında bu oran Batı Avrupa’da % 33,4, Kuzey Amerika’da % 17,9 olarak gerçekleşecektir[61].

Refah devletinin krizi ile birlikte, son yılların en tartışmalı konusu, şüphesiz sosyal güvenliğin özelleştirilmesi konusudur[62]. Neo–liberal felsefe taraftarları, sosyal güvenliği, özel bir hizmet (mal) olarak kabul etmekte, bu hizmetin sağlanmasında devletin görev alması ne kadar mümkünse, bunun özel kurum ve kuruluşlardan satın alınması veya tamamen onlara devredilmesi de mümkün görülmektedir[63].

1. Sosyal Sigorta

Sosyal güvenliğin en temel aracı olan “sosyal sigortalar” (social insurance)’ın, II.D.Savaşı’nı takip eden yıllarda hızla bütün dünyada yaygınlaştığı gözlenmektedir. Bütün dünyada, sosyal güvenliği sağlamak bir hedef olarak benimsenmiş ve neredeyse tehlikelere karşı önlemler almamış hiçbir ülke kalmamıştır[64].

“Sosyal sigortalar”ın tanımı şu şekilde yapılabilir: “Devletçe organize edilmiş, kendi kendine yönetim esasına göre işleyen, Kamu hukuku karakterli, baskın olarak zorunluluk esasına dayanan, çalışan nüfusun büyük bir kısmını gelir elde etme yeteneğinin kaybı, ölüm ve işsizlik hallerine karşı koruyan, kendine özgü bir sigortadır[65]

Belirli bir beklenmedik durum karşısında, bireylerin herhangi bir “varlık testi”ne / araştırmasına (means–test)[66] tabi tutulmadan bir ödeneği almaya hak kazandığı sistemdir. Sosyal sigorta, genellikle kamu tarafından organize edilmiştir ve üyeliği zorunlu olabildiği gibi bazı durumlarda gönüllü de olabilmektedir[67].

Sosyal sigortaların gelişim tarihine bakıldığında, kapitalist fabrika sanayinin oluşmasının ardından, hastalanan, bir iş kazasına uğrayan ya da yaşlanan kişilerin genelde sefalete düştükleri, birtakım düzensiz hayırsever yardımlar dışında, sistemli bir yardım ve bakım alamadıkları görülmüştür. Bazı işçiler, kendi kendine yardımlaşma amacına yönelik sigorta sandıkları kurmuş, fakat bu sınırlı sayıdaki girişim, tüm toplum sözkonusu olunca sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Durumun ciddiyeti ilk defa Almanya’da fark edilmiş ve Şansölye Bismark’ın çabaları sonucunda 1883–1889 yılları arasında hastalık, kaza, sakatlık ve yaşlılık sigorta dallarını kapsayan bir örgütlenmeye gidilmiştir[68]. Kuruma, bir yandan işverenler, diğer yandan da işçiler prim ödemiştir[69].

Sosyal güvenliğin ve refah devleti uygulamasının en önemli aracı olan “sosyal sigorta sisteminin” bütün dünyada belirli bir standarda kavuşması, bu sistemin Almanya’da uygulanmasıyla başlamış, daha sonra 1942 Beveridge Raporu, 10 Mayıs 1944 Philedelphia Bildirisi, 10 Aralık 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (md. 23–25) ve çeşitli UÇÖ sözleşmeleri ile evrensel bir nitelik kazanmıştır. Gelir dağılımı bozukluğunun dar gelirli kesimler üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak amacı taşıyan Bismarkyen model ile, özellikle çalışan kesimlere hastalık, işgöremezlik ve yaşlılık durumlarında, prime dayalı olarak bir güvence getirilmiştir[70]. Bu sistemde, sosyal sigorta kapsamına alınan riskler açısından en fazla pay ayrılanı, yaşlıların belirli bir çalışma yaşamı sonrasında elde etmeye hak kazandıkları emeklilik aylıklarıdır.

Sosyal sigorta yoluyla sağlanan sosyal güvence, özellikle çalışan nüfusa yönelik bir sosyal refah devleti uygulamasıdır. Bu sistem, tüm nüfus kesimini değil, sadece çalışanları güvence kapsamına almaktadır. Bağımlı (işçiler ve memurlar) ve bağımsız (serbest meslek mensupları) çalışanların hepsi bu sistemde sosyal koruma altına alınmaktadır[71].

Sosyal sigorta sisteminin işleyiş tekniği, primlere dayalıdır. Yani sigortalılar, ödedikleri primlere bağlı olarak bu kurumlardan bir edimde bulunabilmektedir. Ancak, her zaman için bu edimlerin ödenen primlerin tam bir karşılığı olduğu düşünülmemelidir. Çünkü, bir takım sosyal düşüncelerle, sosyal sigortanın, sosyal tazmin ve sosyal yardım kurumlarının özelliklerini taşıdığı da görülmektedir.

Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, bu amaçla oluşturulan bir fona hem işçi ve işveren prim yatırmakta, hem de devlet ya üçüncü bir taraf olarak düzenli bir şekilde ya da zaman zaman sigorta açıklarını kapatmak amacıyla katkıda bulunmaktadır.

Sosyal sigortalar kurumu aracılığıyla sosyal güvence sağlanan başlıca tehlike alanlarının, işgücünde kısa veya uzun süreli kayıplara yol açan kaza, iş kazası, hastalık, meslek hastalığı, hamilelik gibi geçici işgöremezlik hallerini ve çalışma olanağını tamamıyla ortadan kaldıran ölüm ve işsizlik gibi riskleri kapsadığı görülmektedir.

Ne var ki, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yeni bir çağa, yeni bir toplum yapısına doğru gidilirken, eski dönemin, Sanayi Toplumu’nun bir ürünü olan bu modelin aksamaya başladığı, büyük bir finansman krizi yaşadığı görülmektedir. “Geniş aile kültürü, hızlı sanayileşme, hızlı nüfus artışı ve insan ömrünün kısa olduğu dönemin bir ürünü olan sosyal sigorta sistemi, değişen koşullar, özellikle de toplumların demografik yapısında meydana gelen değişikliklerden olumsuz yönde etkilenmiştir[72]

Diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de sosyal güvenlik sistemi esas itibariyle sosyal sigortalar üzerine oturmaktadır[73]. Bu konuda, Osmanlı döneminden itibaren tecrübe sahibi olunduğu, esnaf loncalarının sigorta tekniğiyle çalışan “orta” ve “teavün” sandıkları oluşturdukları bilinmektedir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, 1923 yılında da Ereğli havzasındaki maden işçilerine yönelik olarak, “Amele Birliği” adıyla, ilk defa sigorta tekniğiyle çalışacak bir sandık kurulmuştur.

İlk sosyal sigortalar kurumu, 3008 sayılı “İş Kanunu” hükümleri gereği, 1945 yılında oluşturulmuş (“İşçi Sigortaları Kurumu”), 1964 yılında 506 sayılı Kanun ile ismi “Sosyal Sigortalar Kurumu–SSK” olarak değiştirilmiştir. İkinci büyük sosyal sigorta kurumu, 1950 tarihinde 5434 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu” ile kurulan “T.C. Emekli Sandığı”dır. Üçüncü sigorta kurumu ise, 1971 tarihinde 1479 sayılı “Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu–BAĞ–KUR” ile oluşturulmuştur. Bu üç temel sigorta kurumuna ek olarak, 506 sayılı Kanun’un Geçici 20. maddesine dayanılarak kurulan 22 adet sandık[74] da diğer sosyal sigorta kurumlarını oluşturmaktadır.

En son olarak 1983 tarihinde, SSK tarafından uygulanmak üzere 2925 sayılı “Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu”, Bağ–Kur tarafından uygulanmak üzere de 2926 sayılı “Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu” oluşturularak, Türk sosyal güvenlik sisteminin sosyal sigortalar açısından teşkilatlanması tamamlanmıştır. Bu şekilde, nüfusun neredeyse tamamı sosyal güvence kapsamına alınmıştır. Bugün itibariyle kapsam içine alınan sigorta kolları bakımından en kapsamlı örgütlenme, SSK tarafından gerçekleştirilmiştir[75].

2. Kamu Sosyal Güvenlik Harcamaları

Devlet, sosyal sigorta kurumlarının idari ve teknik boşlukları sebebiyle sosyal güvenlik kapsamı dışında kalanlara “sosyal güvenlik harcamaları[76]” kanalıyla gelir transferi yapmakta, hizmet sunmakta veya kamu yardımında bulunmaktadır. Bunların temel amacı, sosyal sigortaların teknik yönden kapsam içine alamadığı grupların sosyal güvenlik gereksinimlerini karşılamak ve sosyal sigortaların kapsamı içinde olmayan diğer risklere karşı vatandaşları korumaktır. Ayrıca, kapsam içinde olsa dahi yeterince koruma çemberinde bulunmayan ve sosyal sigortalardan yararlanma hakkını yitirmiş olanlar da vardır[77].

Yaşlılar, sakat ve sürekli iş göremezler ile çocuklar, kamu sosyal güvenlik hizmetlerine gereksinim duyan gruplardır. Bunlar herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan sağlanan “gelir güvencesi”ne sahip olsalar bile, “geçim güvencesi[78]”ne sahip olmayabilirler. Yani, gelir güvencesine sahip olsa bile, bazı durumlarda, özellikle aile çevresinden mahrumiyet durumunda, bazı hizmetlerin gereksinim içinde bulunan bireylere sunulması gerekebilir[79].

a. Sosyal Yardım

“Sosyal yardım” (social assistance), sosyal güvenlik sisteminin açıklarını kapatıcı bir önlem, sosyal güvenlik ağının en son parçasıdır. Diğer bir ifadeyle, sosyal sigortalar’ın kapsamı dışında bulunan ve yardıma muhtaç durumda bulunanlar, sosyal yardımlarla sosyal hukuk kapsamına alınmaktadır.

Devlet, sosyal görevler yüklenmeye başladığı andan itibaren, yoksul olarak doğan veya daha sonradan yoksulluğa maruz kalan kişilere, ayni ve nakdi olarak sosyal yardımlarda bulunmakta, bu kişilerin ve dolayısıyla toplumun yaşamını tehlikelerden korumaktadır. Bu yardımlar, sağlık yardımları veya ekonomik yardımlar gibi farklı şekillerde olabilir[80]. Devlet, bu transfer ödemelerini, önceden bir katkıya dayalı olmaksızın gerçekleştirmektedir: Yani, yararlanan kişilerin mali bir katkısı sözkonusu olmaksızın, devlet tek taraflı olarak sosyal yardımları gerçekleştirir. Dolayısıyla, sosyal yardımlar genel vergi ve harçlardan karşılanmaktadır[81].

Sosyal yardım, “mutlak yoksulluk içinde olup da, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere karşılıksız olarak sağlanan ayni[82] ve nakdi yardımlar” şeklinde tanımlanabilir. Bir defaya mahsus olabileceği gibi, sürekli de olabilir. Resmi kuruluşlar veya kanunların verdiği yetkiye dayanarak yarı resmi ve gönüllü kuruluşlarca gerçekleştirilir ve bireyleri en kısa zamanda kendi kendine yeter hale getirme amacı taşır[83].

Muhtaç olmanın ölçüsü, ilgili düzenlemelerde belirtilmiştir. Muhtaçlık; “kendisini, eşini ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını, anne ve babasını bulunduğu mahallin hayat şartlarına göre asgari seviyede geçindirmeye yetecek geliri, malı veya kazancı bulunmama[84]” halidir. Anayasa md. 61’e göre, devlet, sakatları, yaşlıları, çocukları koruma ve topluma kazandırma görevine sahiptir[85].

Görüleceği üzere, sosyal yardımlardan yararlanmada bir “muhtaçlık”, yani yeterli geçim kaynaklarına sahip olmama durumu sözkonusudur. Halbuki, birazdan ele alacağımız sosyal hizmetlerden yararlanmada böyle bir zorunluluk sözkonusu değildir. Yeterli geçim kaynağına sahip olunsa bile, sosyal hizmet talebinde bulunulabilir[86].

Sosyal yardımı hak etme kriterleri ülkeden ülkeye farklılık göstermekte, fakat genellikle diğer tür yardımların mümkün olmadığı durumlarda sözkonusu olabilmektedir. Bunun yanında, bu yardımların yapılabilmesi için varlık testinin[87] (means–test) uygulanması da gerekebilmektedir. Birçok ülkede, sosyal yardım alanlar, genellikle işsizlik veya hastalık ödeneklerini ya da çeşitli emeklilik türlerini hak kazanma koşullarına sahip olmayan kişilerdir[88].

Sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin, Bismarkçı sosyal güvenlik sistemlerinde, yani sosyal sigorta yoluyla sosyal güvenliğin sağlandığı ülkelerde uygulandığı görülmektedir. Sosyal sigortanın kapsamı dışında kalmış ve korunma gereksinimi içerisinde bulunan kişilere sosyal yardım yapılmaktadır. Bilindiği gibi Beveridge anlayışına dayalı sosyal güvenlik sistemlerinde, sosyal güvenlik tüm vatandaşlara yönelik olarak sosyal güvenlik ve refah hizmeti sunduğundan, ayrıca sosyal yardıma gereksinim kalmamaktadır[89].

Birçok ülkede, sosyal yardımlardan en fazla oranda yarar sağlayan grubun yaşlılar olduğu görülmektedir. İnsanlar yaşlandıkları zaman çalışma ve üretme güçlerini kaybettikleri için, normalde bu dönemde hiç ya da çok düşük gelir elde ederler. Ancak, sosyal sigortalar (yaşlılık sigortası ödenekleri) ve bunun olmadığı durumlarda sosyal yardımlarla (örneğin yaşlılık maaşı gibi) bu insanlar gelir güvencesine kavuşturulurlar. Refah devletlerinde, yaşlılara yönelik sosyal yardımlar çok gelişmiş, çeşitlenmiş, neredeyse emeklilik maaşı düzeyine yaklaşmıştır[90].

Sosyal yardım–sosyal hizmet ayırımı açısından Türkiye uygulamasına göz atıldığında, sosyal yardımların esas itibariyle devlet tarafından karşılandığı, sosyal hizmetlerin ise devlet yardımları yanında özel kurumlarca da finanse edildiği görülmektedir[91]. Ülkemizde sosyal yardım uygulamalarına yönelik düzenlemelere bakılırsa, bunların 2022 sayılı “65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun”, 3294 sayılı “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu”, 4109 sayılı “Asker Ailelerinden Muhtaç Olanlara Yardım Hakkında Kanun”, 2828 sayılı “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu” olduğu görülecektir. Benzer şekilde, belediyeler, vakıf ve dernekler eliyle de sosyal yardım hizmetleri yürütülmektedir. Ancak, bütün bu uygulamaların ihtiyaca cevap vermekten uzak, sınırlı bir şekilde gerçekleştiği görülmektedir[92].

b. Sosyal Hizmetler

“Sosyal hizmetler” (social services), yukarıda belirtilen sosyal sigorta ve sosyal yardım kurumlarından yararlanamayan toplumun geri kalan kısmını sosyal hukuk kapsamına alır. Burada, bazen birini diğerinden ayırtetmede sorunlar olabilir. Zaman zaman, bunlardan bir tanesine başvurulduğunda yoksulluk hâlâ bir sorun olarak devam ediyorsa, diğerinin de devreye girmesi sözkonusu olabilecektir.

Sosyal hizmetler, bir yazar tarafından “toplumun, kendi elinde olmayan nedenlerle yoksul ve muhtaç duruma düşen ya da bedenen veya ruhen bir eksikliğe uğrayan bireylerine, ülkenin genel şartları çerçevesinde insana yaraşır, çevreleri ile uyumlu bir hayat sürdürebilmeleri için maddi ve manevi ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik devlet ve özel kuruluşlar tarafından sağlanan hizmetlere denir[93]” şeklinde tanımlanmaktadır.

DPT’nin VIII. BYKP, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar ÖİK Raporu’nda yer alan tanım ise, sosyal hizmetleri şu şekilde ifade etmektedir: “İnsanların sağlık ve iyilik halinin geliştirilmesinde; insanların kendilerine daha yeterli hale gelmelerinde ve başkalarına bağımlı olma hallerinin önlenmesinde; aile bağlarının güçlendirilmesinde; bireylerin, ailelerin, grupların veya toplulukların sosyal işlevlerini başarıyla yerine getirmelerinde yardımcı olmak amacıyla, sosyal hizmet uzmanları ve diğer meslek mensupları tarafından gerçekleştirilen etkinlik ve programlar bütünüdür[94]

Bu tanımlara bakıldığında, sosyal hizmetlerin amacının, bireylerin, grupların ve toplulukların gelişmesi, refah ve mutluluklarının sağlanması olduğu görülmektedir. Yani, sosyal hizmetlerin asıl amacı, bireylerin refahı ile, yaşadıkları toplumun refahı arasında denge kurmaktır[95].

Sosyal hizmetler de aynen sosyal yardımlarda olduğu gibi, yoksul kimselere yöneliktir. Aralarındaki fark, birisi nakdi ağırlıklı iken, diğerinin hizmet ağırlıklı olmasıdır. Örneğin, “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu” ve “Vakıflar Genel Müdürlüğü” bu amaçla kurulmuş kuruluşlardır. Ancak, sosyal hizmet ağırlıklı olsalar da, gereksinim sahibi kişilere sosyal yardımlarda bulundukları da görülmektedir[96].

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, Beveridge sisteminin uygulandığı ülkelerde bu kavramın daha farklı bir anlam taşıdığıdır. “Sosyal hizmet” veya “sosyal refah hizmetleri[97]” (social welfare services), tüm sosyal hukuk dallarını, yani tüm sosyal güvenceyi kapsayan bir kavramdır.

Sosyal güvenliğin, tehlikeye uğramış bireylere sunduğu koruma, esas itibariyle “gelir garantisi”dir. Ancak, bazı durumlarda gelir garantisinin yeterli olamadığı, özellikle, kendisine bakamayacak durumdaki muhtaç yaşlılar ve aile yaşamından yoksun çocukların durumunda, bunlara maddi destek yanında maddi olmayan bazı hizmetlerin de sunulması gerekli olmaktadır (ev ortamından mahrum çocukların koruyucu aile yanına, kendilerine bakacak durumda olmayan yaşlıların huzurevine yerleştirilmeleri gibi). İşte, bu noktada devreye sosyal hizmetler girmektedir[98]. Gelişmiş refah devletlerinin sunduğu sosyal hizmetler, gerçekten insan onuruna uygun düşecek bir biçimde çok çeşitlenmiştir.

Sosyal hizmet programları modern toplumlarda oldukça yaygındır ve yöneldiği gruplar çok çeşitlidir, sadece yoksullarla sınırlı kalmayacak boyutta bir hedef kitlesine hitap etmektedir. Aileler, çocuklar (korunmaya muhtaç çocuklar, sokakta çalışan veya sokakta yaşayan çocuklar, suçlu çocuklar), gençler, yaşlılar, yoksullar, özürlüler, güç koşullardaki kadınlar, sığınmacı ve göçmenler, evsizler, tıbbi ve psikiyatrik yönden yardıma muhtaç hastalar, alkolik ve uyuşturucu bağımlıları gibi sosyal sapma gösteren hastalar, suçlular, özel ihtiyaç grupları (HIV, kanser, lösemi hastaları, alkol ve madde bağımlıları, eşcinseller) gibi oldukça geniş bir alan, sosyal hizmetin müdahale alanı içinde kalmaktadır[99].

Sosyal hizmetler, bir toplumun sosyal kalkınmasında önemli bir role sahiptir. Toplumların yalnızca ekonomik kalkınmaları, yani ekonomik büyüme ve gelişmeleri, o toplumun tüm sorunlarını çözmez. Bunun yanısıra muhtaç bireylere, yoksullara ve marjinal gruplara hizmet götüren, bununla da sınırlı kalmayıp, insan kaynaklarını geliştiren, yaşam kalitesini artıran, gelir dağılımının düzenlenmesinde ve eşitsizliklerin giderilmesinde rolü olan ve bu yolla sosyal yapının gelişmesi ve değişmesini sağlayan sosyal hizmetlere gereken önemin verilmesi lazımdır[100].

Ülkemizde, sosyal hizmetlerin planlaması, uygulanması, koordine edilmesi ve denetlenmesinden temel olarak sorumlu olan kurum “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürlüğü”dür. Aynı kanuna dayanarak oluşturulan “Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu”, üst danışma kurulu olarak görev yapmaktadır. SHÇEK dışında, “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu (SYDTF) Sekreterliği”, “Aile Araştırma Kurumu”, “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü”, “Özürlüler İdaresi Başkanlığı” gibi kurumlar da vardır.

SHÇEK dışında diğer kurum ve örgütlerin de devreye girmesiyle yetki ve sorumluluklarda karmaşa yaşanmaya başlanmış, idari bütünlük bozulmaya yüz tutmuştur. Ancak, diğerleri genel düzeyde planlayıcı olmaktan ziyade, sadece kendi alanlarında sosyal hizmetle ilgili bulunmaktadırlar. Yine, sosyal hizmet alanında Yerel Yönetimler, İl Özel İdareleri, T.C. Emekli Sandığı[101], Sağlık Bakanlığı gibi diğer kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütleri de birtakım işlevlere sahiptir[102].

Genelde, Almanya, İngiltere, Hollanda gibi gelişmiş refah devletlerinde, hem sosyal yardımlar ve hem de sosyal hizmetlerin yerine getirilmesine yönelik olarak tek bir resmi makamın söz sahibi olduğu görülmektedir. Türkiye’de ise, bu alanlarda çok sayıda yasanın ve resmi kurumun varlığı, hizmet tekrarlarına ve aynı zamanda da kaynakların verimli kullanılmamasına yol açmaktadır. Bu kurum ve kuruluşlar arasında, SHÇEK uluslararası normlara uygun yönetmeliği ile önplana çıkmakta, hiç olmazsa, yasal düzenlemesi itibariyle uluslararası standartlarda bir sosyal yardım ve hizmet kurumu görünümüne sahip bulunmaktadır[103].

Diğer yandan, gelişmiş refah ülkelerinde, bu tür yardım ve hizmetler bireyler için bir hak olup, gerektiği zaman talep edilebilmekte iken, ülkemizde bunların hak olup olmadığı konusu tartışılmaktadır. Yine, bu ülkelerde bu yardım ve hizmetlerin yerine getirilmesi sosyal hizmet uzmanları eli ile sağlıklı ve doğru bir şekilde yapılmakta iken, ülkemizde bu tür bir hizmet sunumu ilke olarak kabul edilmemiştir.

Aynen diğer ülkelerde olduğu gibi, “sosyal yardımların tek yasayla, yetkili bir örgütün genel yönetim ve/veya denetimi altında, uluslararası standartlara uygun şekilde profesyonelce sunulması gerekmektedir.” SHÇEK, her ne kadar önemli bir tecrübe birikimine sahipse de, bu tecrübenin ulusal boyutta bir sosyal yardım ve hizmete dönüşmediği görülmektedir[104].

8. BYKP’nda sosyal hizmetlerle ilgili gerçekleştirilmesi düşünülen önemli hususlardan birisi, özel sektörün ve gönüllü kuruluşların sosyal hizmet alanındaki faaliyetlerinin desteklenmesi ve bu kuruluşlar ile yerel yönetimler ve kamu kurum ve kuruluşları arasında işbirliğinin gerçekleştirilmesidir. Bir diğer önemli husus ise, sosyal koruma bilgi sisteminin oluşturulması, böylece sosyal yardım ve hizmetlerden yararlanacak kesimlerin objektif bir şekilde belirlenerek, izlenebilmesidir[105].

Ülkemizde sosyal hizmetlere olan gereksinimin, artan sanayileşme, kentleşme, aile yapısında meydana gelen değişmeler ve 60 yaş üzeri nüfusun yavaş da olsa artmaya başlaması gibi nedenlerle büyümekte olduğu, bu nedenle huzurevi ve yaşlı danışma merkezi gibi kurumların açılması, yaşlı kesime dönük bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinin artarak sürdürülmesini gerekli kıldığı görülmektedir.

c. Sosyal Tazmin ve Sosyal Teşvik

“Sosyal Tazmin”, adından da anlaşılacağı üzere, tazminat özelliği bulunan bir yardım şeklidir. Ancak, sosyal yardımlar, tek taraflı olarak devletçe sağlanan bir yardım iken, sosyal tazmin, devletin yapmak durumunda olduğu bir durumu ifade etmektedir. Örneğin, askerlerin, kamu görevlilerinin, aynı zamanda sivillerin bir kamu görevini yerine getirirken uğradıkları zararın devletçe telafi edildiği bir durumdur. Er ve Erbaşlar ile bunların dul ve yetimlerine, Harp ve Vazife Malülleri, Şehitler ile bunların dul ve yetimlerine, muhtaç asker ailelerine, Milli Mücadele, Kore ve Kıbrıs Savaşlarına katılanlara aylık bağlanmakta, sağlık hizmeti sunulmaktadır[106].

Uğranılan zararın karşılığı olarak sunulması gereken edimler, yasalarla belirlenmiştir ve yardım özelliği taşımadığı için, sosyal yardım kavramının dışında tutulması gerekir. Vergilerle finanse edilir ve ilgili düzenlemelerde öngörülen durumlar meydana geldiğinde, kişiler için hak doğurucu niteliktedir. Anayasa md. 61/1’e göre, “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle malül ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.”

“Sosyal teşvik” ise, sosyal güvenliğin ulaştığı son aşamayı ifade eder ve görece daha yenidir. Sosyal yardımda olduğu gibi, kişilere asgari bir yaşam düzeyi sağlamanın ötesindedir ve klasik risklerin dışında kalan gereksinimlere cevap vermektedir. Örneğin, çocuk yardımı, kira yardımı, eğitim yardımı, mesleki geliştirme gibi devlet olanakları bunların başında gelmektedir. Bunların sağlanmasındaki amaç, kişiye belli bir yaşam standardı garantisinden ziyade, kişinin yaşam standardını bulunduğu noktadan daha yukarıya çekmektir[107].

Bu kavram kargaşasına dair yapılan bir açıklamada, sosyal güvenlik yöntemleri ile ilgili olarak ülkelerarası terminolojide kavram kargaşalıkları yaşandığı belirtilmektedir. Örneğin, “devletçe bakılma” kavramı yerine ülkemizde daha fazla "sosyal tazmin" deyimi kullanılmaktadır. Çocuk parası ve çocuk bakımı parası gibi devletçe herkese, yani varlıklı ailelere de sağlanan maddî destekler bir refah devleti olan Almanya'da devletçe bakılma kapsamında değerlendirilirken, ülkemizde bunlara benzer devlet destekleri olmadığı gibi, belirli sosyal kesimlere yapılan benzer destekler de “sosyal teşvik” olarak tanımlanmaktadır. Ülkelerin farklı iktisadî ve sosyal gelişmişliği, sosyal güvenlik yöntemlerinin boyutunu ve kavramsal içeriğini de etkilemektedir[108]

B. Refah Devletinin Diğer Görevleri

Sosyal politika, refah devletinin ana faaliyet alanıyla özdeştir. Sosyal güvenlik, bireysel sosyal hizmetler, eğitim, sağlık, gelir dağılımı, konut vb. gibi çok sayıda sosyal politika, devletin temel görev alanlarıdır. Devlet bu faaliyetlerin üreticisi ve/veya düzenleyicisidir[109].

Refah devletlerinin sosyal harcamaları içerisinde en büyük kalemi oluşturması nedeniyle, sosyal güvenlik, devletin görevleri arasında diğerleriyle kıyaslandığında daha öne çıkmıştır. O yüzden, yukarıda devletin sosyal güvenlik fonksiyonu biraz daha etraflıca ele alınmıştır.

Ancak, devletin diğer görevlerini de yeteri düzeyde ve etkin bir şekilde yerine getirebilmesi, o ülkedeki refah düzeyi açısından çok önemlidir. Örneğin, bir ülkenin kalkınmışlık göstergeleri arasında eğitim ve sağlığın yeri çok büyüktür. Sağlık ve eğitim konusundaki sorunlarını çözebilen ülkeler “kalkınmış” ülke olarak kabul edilmektedir. Sağlıksız ve eğitim düzeyi yetersiz bir toplum, hiçbir zaman ekonomik ve sosyal gelişimini gerçekleştiremeyecektir. Bu ülkelerde gelir dağılımı da bozuk olacak ve daha birçok sosyal sorunlar bulunacaktır[110].

“Refah devleti, gerek zorunlu eğitim, mesleki eğitim ve sonra da yeniden eğitim çabasıyla, gerekse sağlık hizmetleriyle, hem toplum bireyleri için belirli bir fırsat eşitliği sağlamakta, hem de insan kaynağının kalitesini yükselterek işgücünün verimliliğini artırmaktadır[111]

Bu nedenle, aşağıda refah devletinin diğer önemli fonksiyonlarından olan eğitim, sağlık ve gelir dağılımına yönelik bazı bilgilere yer verilmesi de uygun olacaktır.

1. Refah Devletinin Eğitim Sağlama Görevi

Devletler, sosyal adaleti, toplumsal ve ekonomik gelişmeyi sağlamada eğitime büyük önem vermektedir. Sosyal adaleti sağlamak ve fırsat eşitliği yaratmak üzere, genelde devletler, eğitim hizmetlerini karşılıksız sunarak herkesin yararlanmasına olanak tanımaktadır. Bu yolla, kültür düzeyi yüksek, vasıflı, ekonomiye yararlı bir insangücü kaynağının oluşumu da sağlanmaktadır[112].

Sanayileşmenin başlaması ile birlikte önemli hale gelen eğitim işlevini devletler kendisi üstlenmiştir, çünkü piyasa mekanizmasının böyle bir fonksiyon yüklenecek durumu yoktur. Eskinin kol gücüne dayalı üretim sisteminden, mekanik gücün üretime uyarlandığı yeni bir sisteme geçiş ve kütlesel bir üretimin gerçekleştirilmeye başlanması, yeni bilgi ve becerileri gerekli kılmış, ara ve yüksek düzeyli (ustabaşı, teknisyen, mühendis) bir işgücüne gereksinim duyulmuştur. Bu nedenle devlet bir yandan genel eğitimi, diğer yandan da teknik eğitimi üstlenmek durumunda kalmıştır[113].

Herkes tarafından koşulsuz bir şekilde kabul görmektedir ki, sosyal politikanın bir parçası olan eğitim politikası, ekonomik performansa önemli bir katkıda bulunmaktadır. Büyük ölçüde dışsallıklara sahip olan eğitim, hem ekonomik kalkınmada, hem de gelir dağılımında önemli bir etkendir. Eğitim ile birlikte, toplumun yetişmiş insankaynakları toplumsal gelişmeyi hızlandıracak, bir yandan da gelirin toplumda daha adil bir şekilde dağılması sağlanacaktır. Kuznets’in belirttiğine göre, gelir dağılımı adaleti ile eğitim düzeyi arasında yakın ilişki vardır. Eğitim süresi arttıkça, bireyler arasındaki gelir farklılığı azalmaktadır[114].

Modern ekonomiler, iyi eğitilmiş (genel ve mesleki) ve sağlıklı nüfustan yararlanırlar. Eğitim, kötü sosyal ve ekonomik gelişmeyle savaşta bir araç ve işsizliği engellemede bir strateji olarak kullanılabilir. İnsan kaynakları, verimliliği ve yatırımları uyardığı için, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için anahtar bir kavramdır. Özellikle, insan sermayesine yatırım (işgücünün kalitesini ve vasıflarını geliştirmek üzere), işçi verimliliğini yükseltmek için kullanılabilir.

Eğitim ve mesleki eğitim, insan sermayesinin yeteneklerini geliştirerek, bunların üretim sürecinde kullanılmasını sağlar. Eğitim, işgücünün kalitesini artırır ve bu yolla marjinal verimliliği yükseltir. Bu etki, işbaşında eğitim ile daha da artırılabilir. Ancak, belirtilmesi gerekir ki, eğitime yapılan yatırım, ancak, orta ve uzun vadede pozitif bir etkiye yol açacaktır. Bu durum en iyi İngiltere’ye bakarak anlaşılabilir. İşverenler, bu ülkede okur–yazarlığın artırılması için ilkokulların desteklenmesini istemiş, devlete baskı yapmıştır. Uzun dönemde, bunun sonucunda işgücünün vasıf düzeyi yükselmiştir. İşsizliğin yüksek olduğu durumlarda bile işsizlerin eğitimi önemlidir. Çünkü, üretim sürecinde gereksinim duyulduğunda bu insan sermayesi kullanılacaktır[115].

İsveç, Danimarka, Finlandiya ve Hollanda gibi, sosyal refah hizmetlerinin sunumu noktasında cömert olan refah devletlerinin, toplam kamu harcamaları içerisinde eğitime en fazla pay ayıran ülkeler oldukları gözlenmektedir. Refah devletleri, her zaman için eğitime önem vermişler ve devletin bu fonksiyonu için toplam kamu harcamalarından yüksek bir pay ayırmışlardır.

Devletler, “kamunun gerçekleştirdiği doğrudan eğitim amaçlı harcamalar” bakımından karşılaştırıldığında, İskandinav refah devletlerinin bu alanda en yüksek eğitim harcamalarını gerçekleştirdiği görülmektedir (GSMH’nin % 6,6’sı eğitim giderlerine ayrılmıştır). Kıta Avrupası refah devletleri (% 5,1), Anglo–Sakson refah devletleri (% 5,0) ve Güney Avrupa refah devletleri ise daha az eğitim harcamalarında bulunmuştur[116].

Eğitim harcamalarının, genelde artmaya devam ettiği görülmektedir. Örneğin, Kuzey Avrupa ülkelerinde (Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka), son zamanlarda gözlenen genel durgunluk ve yeniden yapılanma çalışmalarına rağmen eğitimde sürekli bir gelişmenin olduğu görülmektedir. Bu ülkelerde, eğitim bakımından kadın ve erkek arasında sadece çok küçük farklar olduğu tespit edilmiştir[117].

2. Refah Devletinin Sağlık Hizmetleri Sunma Görevi

Refah devletinin bir diğer görevi ise, sağlık hizmetlerinin üstlenilmesidir. Sağlık hizmetleri, refah önlemlerinin önemli bir parçasıdır ve modern refah devletlerinin kaynaklarını tüketen en büyük alanların başında gelmektedir. Sağlık hizmetleri ya sigorta kapsamında (karşılıklılık) ya da ulusal sağlık hizmetleri (evrensellik) kapsamında sunulur. Birinci durumda, sigortalı olmak ve belli koşulların gerçekleşmesi (süre, prim vb) koşulu aranır. İkinci durumda ise, sağlık hizmetlerinden karşılıksız olarak yararlandırılır[118].

Amacı insan, insanın sağlık ve mutluluğu olan sosyal politikalar içinde, sağlık politikası, doğrudan insan yaşamı ile ilgilidir. Tüm politikaların odağı olan “insan”ı mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı yaşatmaktan daha önemli birşeyin bulunmadığı görüşünün benimsenmesi ile sağlık politikasına çok daha önem verilmiştir. Her toplumda yeterli sağlık hizmeti yaratılmalı ve tüm toplum üyelerine eşit ölçüde sunulabilmelidir.

“Yeterli sağlık hizmeti arzını sağlık piyasasına sunmak ve bunu organize etmek, yani etkili bir sağlık sistemi oluşturmak, refah toplumunun temel politikalarından biri olmuştur[119]

Sağlık hizmetleri, eşit, etkili ve sürekli bir şekilde her bireye ve her bölgeye ulaştırılmalı, ve toplumun sağlık düzeyi yükseltilmelidir. Çalışan kesim, sağlık sigortaları kapsamına alınmakta ve onların ve ailelerinin sağlık gereksinimi sosyal sigorta programları tarafından karşılanmaktadır. Sigorta kapsamında olmayanların sağlık gereksinimlerin karşılanması da, yine devletin görevleri arasındadır (Yeşil Kart uygulaması gibi). Sağlıklı bir toplum ile ekonomik gelişme arasındaki ilişki de çok açıktır. Sağlıklı bir insangücü kaynağı, çalışma yaşamının prodüktif bir şekilde sürdürülmesinin bir gereğidir[120].

Verilere bakıldığında, 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, çok sayıda ülkenin, nüfusun tamamına ya da tamamına yakınına sağlık bakım hizmetleri sunan bir politikaya sahip olduğu görülmektedir.

Devletler ya doğrudan sağlık sisteminin önde gelen finansörüdür ya da bu işi üstlenen kurumlara para yardımı yapmaktadır. Bu sağlık hizmet programlarına finansman açısından bakıldığında, üç farklı sağlık sisteminin devrede olduğu gözükmektedir. Birinci sistem, “Bismarkçı sağlık sistemi” olarak adlandırılmakta, masraflar ücret bordrolarından kesilen vergilerle karşılanmaktadır (Almanya). İkinci sistem ise “ulusal sağlık hizmetleri sistemi” olarak ifade edilmekte, finansman genel vergilerden karşılanmaktadır (İngiltere). Yani, sağlık hizmetleri tamamen sosyalleştirilmiştir. Ülkedeki tüm insanları kapsamakta ve ücretsiz ya da düşük ücret karşılığı sunulmaktadır. Üçüncü sistemde ise, sağlık hizmetleri “ticari amaçla çalışan sigorta piyasaları” tarafından karşılanmaktadır (Amerika). Çoğu ülke, bu üç ideal sağlık hizmet türünün bir karmasından oluşmakta, ancak yine de bunlardan bir tanesi daha baskın olabilmektedir[121].

Sağlık hizmetlerinin önemli bir özelliği, ister Bismarkçı, ister Beveriççi, isterse Adam Smith’çi bakışaçısına sahip olsun, kollektif bir şekilde organize edilmesidir. Çoğu kişi için, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme, ancak kollektif bir şekilde organize edilen bazı programlara katılma yoluyla mümkün hale gelmektedir. Son yirmi yıldır Avrupa refah devletleri, vatandaşlarını özel sağlık hizmetlerinden yararlanma yönünde teşvik etmesine rağmen, bu amacın gerçekleştirilemediği, özel sağlık sektörünün çok küçük bir hacme sahip olduğu görülmektedir[122].

Bir kalıntı refah devleti olan ABD’de bile son onlu yıllarda sağlık hizmetlerinin finanse edilmesinde devletin önemli oranda varlık gösterdiği, 1990’lı yılların ortalarından itibaren, sağlık harcamalarının yaklaşık olarak yarısının (% 46,7) kamu bütçesinden karşılandığı görülmektedir. Yine, Amerika’da ticari amaçla kurulan sigorta piyasalarının gücü çok zayıftır. 1996’da çalışanların % 75,9’u sağlık sigortası tarafından kapsanmış, sadece % 2,9’u özel sigorta kapsamında yer almıştır[123].

Ülkemizdeki sağlık sistemi de esas olarak sağlık sigortasına dayanmaktadır. Sosyal sigortalar kapsamında olmayanlar için, sağlık hizmetlerinden yararlanmanın ücretsiz ya da düşük ücretli olması için de çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Bu amaçla 1961 yılında 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun” çıkarılmıştır. Yasa ile, sağlık ocaklarından bölge hastanelerine uzanan çok sayıda sağlık kurumunun tüm ülke düzeyinde yaygınlaştırılması planlanmıştır. 1987 yılında ise, bu yasa daha da geliştirilerek 3359 sayılı “Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu” oluşturulmuştur. Bir türlü genel sağlık sigortasına geçilemeyiş nedeniyle, 1992 yılında kısaca “Yeşil Kart” olarak bilinen, “Ödeme Gücü Olmayan Vatandaşların Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkında Kanun” (3816 sayılı) düzenlenmiştir[124].

Tablo 2 : OECD Ülkelerinde Sağlık Harcamaları

 

Kamu Sağlık Harcamaları’nın GSMH’ye Oranı

Özel Sağlık Harcamalarının GSMH’ye Oranı

Kişi Başına Sağlık Harcamaları (Satınalma Gücü Paritesine Göre, $)

 

2000

2000

2000

ABD

5.8

7.3

4,499

Almanya

8.0

2.6

2,768

Avustralya

6.0

2.3

2,213

Avusturya

5.6

2.4

2,245

Belçika

6.2

2.5

2,306

Çek Cumh.

6.5

0.6

1,031

Danimarka

6.8

1.5

2,434

Finlandiya

5.0

1.7

1,698

Fransa

7.2

2.3

2,380

Hollanda

5.5

2.6

2,216

İngiltere

5.9

1.4

1,804

İrlanda

5.1

1.6

1,908

İspanya

5.4

2.3

1,547

İsveç

6.2

1.8

2,108

İsviçre

6.0

4.7

3,161

İtalya

5.9

2.1

2,028

İzlanda

7.6

1.4

2,642

Japonya

5.9

1.8

2,009

Kanada

6.5

2.5

2,534

Kore

2.6

3.3

899

Lüksemburg

5.3

0.5

2,785

Macaristan

5.1

1.6

838

Meksika

2.5

2.8

477

Norveç

6.5

1.1

2,769

Polonya

4.2

1.8

575

Portekiz

5.8

2.4

1,397

Slovakya

5.2

0.6

653

Yeni Zelanda

6.2

1.8

1,646

Yunanistan

4.6

3.7

1,349

TÜRKİYE

3.6

1.4

315

Kaynak: UNESCO, Institute for Statistics, Correspondence on Education Expenditure, Montreal, February 2003. & World Bank, “Economic Performance”, Human Development Reports 2003, Washington, D.C., 2003.

3. Refah Devletinin Geliri Yeniden Dağıtma Görevi

Gelir dağılımı kısaca, “bir ekonomide belli bir dönemde yaratılan gelirin kişiler, toplumsal gruplar ve üretim faktörleri arasında bölüşülmesi[125]” olarak ifade edilebilir[126].

Refah devletlerinin, “daha iyi bir toplum düzenine” ulaşmak amacıyla toplumda eşitsizliği ve yoksulluğu azaltmak üzere gelirin yeniden dağılımına çeşitli araçlarla müdahalede bulunduğu bilinen bir gerçektir[127].

Bunun nedeni, hastalık, sakatlık, yaşlılık, işsizlik vb. nedenlerle her bireyin kendisine yeterli ve devamlı bir geliri elde edememesidir. Bu durumda, devletin, kendi kusurları olmaksızın kısmen ya da tamamen geçimlerini sağlayamayan bu kişilere yönelik olarak yeniden dağılım önlemlerine başvurduğu görülmektedir[128].

Gelir dağılımında adaletsizlik karşısında devletin görev ve fonksiyonlarının ne olması gerektiği konusunda ekonomistler arasında farklı anlayışlar sözkonusudur. “Minimal devlet” anlayışına sahip olanlar, devletin kesinlikle hem piyasaya, hem de piyasada gerçekleşen gelir dağılımına karışmaması gerektiği görüşündedir. “Sınırlı devlet” anlayışını benimseyenler, devletin belirli sosyal yardım programlarını uygulayabileceğini kabul ederken; “aktif devlet” görüşü takipçileri ise, devletin daha fazla rol üstlenmesini, özellikle gelirin yeniden dağılımı politikaları ile piyasanın ortaya çıkardığı yoksulluk ve gelir dağılımında adaletsizlik sorunuyla mücadele etmesi gerektiğini düşünmektedir[129].

Diğer yandan, gelirin yeniden dağılımını devletin bir görevi olarak gören Keynes’e göre, piyasa ekonomisinde oluşan kişisel gelir dağılımının tüketim eğilimi düşük gelir gruplarından tüketim eğilimi yüksek gelir gruplarına yeniden dağıtılması gerekir. Bunun nedeni, gelirler arttıkça, bireylerin tasarruf eğilimlerinin artması ve böylece, tüketim talebi azalacağından, ekonomideki efektif talebin tam istihdamı gerçekleştirmeye yeterli olamamasıdır. Geliri düşük olanlar lehine yapılacak yeniden dağıtım, tasarruf eğilimini düşürür, dolayısıyla fiyat istikrarı korunur ve tam istihdam gerçekleşir[130].

Gelirin yeniden dağıtımı her zaman için zenginden yoksula değildir. Yeniden dağıtım, geleneksel olarak yatay ve dikey olarak sınıflandırılmıştır. Yatay dağıtım, artırıcı (zenginden yoksula) ya da azaltıcı (yoksuldan zengine) olabilir. Dikey dağıtımda ise, gelir bir gruptan diğerine aktarılır (erkeklerden kadınlara, çocuksuz hanelerden çocuklu ailelere vs.)[131].

Yine, devlet, topladığı vergi ve primler yoluyla da iki tür gelir dağılımı gerçekleştirmektedir. Birincisi “kuşaklar–arası” (intergenerational), ikincisi ise “kuşak–içi” (intragenerational) dağılımdır.

Vergi sistemi yoluyla gerçekleşen kuşak–içi yeniden dağılım, yüksek bir geliri olanın daha düşük bir gelire sahip olana göre daha fazla vergi ödemesini amaçlamaktadır. Daha sonra bu, düşük gelirlilere yönelik kamu sektörü harcamalarıyla da birleşerek, zenginden fakire doğru yeniden bir dağılımı beraberinde getirecektir.

Bazı insanlar bütün yaşamları boyunca hem prim ödeyen ve hem de fayda temin eden konumunda olabilir. İşte bu, kuşaklar–arası yeniden dağılım olarak isimlendirilen haldir. Buna örnek, daha ziyade çocuklar ve yaşlılar için bakım ve hizmetler alanında görülebilir.

Şimdi yaşlı olup da bir emeklilik aylığı alan veya devlet bakımı altında olanlar, daha önceden vergi ve primlerini ödeyenlerdir. Bu anlamda, bir kuşak diğer bir kuşak için ödemede bulunmakta ve de gelecekteki kuşağın da aynı şeyi kendisine yapmasını beklemektedir[132].

Devlet, gelir dağılımının dikey olarak gerçekleşmesine ve daha adaletli bir şekilde dağıtılmasına katkıda bulunmaktadır. Özellikle, sosyal sigorta programının daha dar kapsamlı olduğu gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde, devletin bu yolla gelir dağılımına katkısı çok önemlidir. Devlet, elde ettiği vergi ve diğer gelirlerle sigortalı kesimi (sigortalara katkı ile) ve yoksulları (kamu sosyal güvenlik harcamaları ile) desteklemektedir[133].

Refah devletlerinin sözkonusu olduğu pekçok sanayi toplumunda, gelir eşitsizlikleri[134] azalmış, daha adil bir gelir dağılımının sağlanması için gayret edilmiştir. Artan ekonomik büyümeye, artan oranda adil gelir dağılımı eşlik etmiştir[135].

Ancak, son yirmi yılda bu süreç tersine dönmüş, gelir eşitsizliğinin giderek yeniden arttığı gözlenmiştir. Bunun nedeni, devletlerin vergi ve harcama sistemlerindeki değişimdir. Harcamalarını istese de düşürmeyi başaramayan hükümetler, sermayeyi daha özgür kılmak, hem ülkeden sermayeyi kaçırmamak hem de yeni sermaye çekebilmek amacıyla, vergi yükünü çeşitli şekillerde yeniden yapılandırma yolunu seçmiştir.

İngiltere’de olduğu gibi, birçok ülke, işletmelerden alınan vergilerdeki artışı sınırlamış, hatta oranları ve gelir vergisi dilimlerini düşürmüş ve herşeyden önemlisi katma değer vergisi gibi dolaylı vergi oranlarını yükseltmiştir. Örneğin İngiltere’de 1996’da % 40’lara tırmanan gelir vergisi oranı % 24’e indirilmiş, aynı zamanda katma değer vergisi oranı da iki katına yükseltilmiş ve uygulama alanı genişletilmiştir.

Dolaylı vergilerin giderek daha fazla yer aldığı bu model, gelir dağılımı açısından uygun olmayan bir ortam doğurmuştur. En alt % 20’lik gelir grubu, 1993’te İngiltere’de gelirinin % 31’ini dolaylı vergilerle öderken, en üst % 20 ise kullanılabilir gelirinin sadece % 16’sını dolaylı vergilere vermektedir[136].

Günümüzde gelir dağılımını olumsuz etkileyen bir başka unsur ise, yeni dönemde çoğu ülkenin harcamaları azaltmanın bir yolu olarak, bütçede tek başına en büyük kalemi oluşturan sosyal güvenliği hedef almalarıdır. Harcamaları denetim altına almada en kolay çare olarak, sosyal yardımlardaki büyümenin sınırlanması görülmektedir.

Piyasalarda elde edilen başlangıç gelirinin gitgide daha eşitsiz hale geldiği küresel ekonomide, devletler artık eşitsizliği azaltmak için önceki dönemde olduğu gibi çok fazla şey yapmamaktadır. Ancak, bütün bunlara rağmen, devletin geliri yeniden dağıtım fonksiyonu hâlâ önemlidir. İngiltere’de en alt % 20’lik grubun gelirinin % 70’ini devlet sağlamaktadır[137].

Gini indeksine göre, İskandinav refah devletleri (22,7) en düşük gelir eşitsizliğine sahiptir. Bu ülkeleri, az bir farkla Kıta Avrupası refah devletleri (25,0) takip etmekte, daha sonra da Anglo–Sakson refah devletleri (31,9) gelmektedir[138].

Araştırmalar, herbir gelişmiş refah ülkelerinde gelir dağılımının oldukça iyi bir durumda olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, aynı şeyi, dünyanın geri kalan ülkeleri için söyleyebilmek, ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü, dünyadaki en zengin % 20’lik nüfus, üretimin % 85’ini gerçekleştirmekte, dolayısıyla da dünyada üretilen gelirin neredeyse hepsinin sahibi durumunda bulunmaktadır. Zengin ülkelerde kişi başına düşen gelir 1970’lerde 10,000 dolar iken, bu miktar 1990 sonlarında 24,000 dolara çıkmıştır. Fakat, aynı zamanda, dünyanın geri kalanında ise, yoksulluk durmadan artmakta, günde 1 dolar, hatta altında yaşayanların miktarı 1,5 milyarı geçmiş bulunmaktadır[139].

Dikkati çeken bir nokta, IMF ve Dünya Bankası’nın istikrar ve yapısal uyum programlarını uygulayan ülkelerde, gelir dağılımının düzeleceği yerde bozulmasıdır. Örneğin, Latin Amerika ülkeleri üzerine yapılan bir çalışmada, Arjantin, Brezilya, Meksika, Peru, Şili, Uruguay, El Salvador, Puerto Riko ve Panama’da gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığı görülmektedir[140].

Türkiye de gelir dağılımı adaletsizliğinde, Hindistan, Güney Afrika gibi dünya sıralamasında başlarda yer almaktadır. Gelir dağılımı adaletsizliğinin artarak devam ettiği gözlenmekte, kırsal alanda adaletsizlik bir ölçüde gerilerken, kentsel alanlarda sürekli tırmandığı anlaşılmaktadır.

Bugüne kadar Türkiye’de, gelir adaletsizliğini ölçümlemek üzere çok az sayıda araştırma yapıldığı bilinmektedir. En son araştırma, çok yakın bir zamanda, 2002 yılında DİE tarafından yapılmıştır. Bundan hemen önce, yine DİE tarafından 1994 yılında bir araştırmanın yapıldığı görülmektedir. 1994 yılındaki bu araştırmaya göre, hanehalkları % 20’lik gruplara göre dağıtıldığında, en yoksul % 20’nin gelirin % 4,86’sını, en zengin % 20’nin ise % 54,9’unu aldığı, dolayısıyla en zengin ile en yoksul nüfus arasındaki gelirin birbirine oranının 11,2 olduğu (kırsal yerlerde 8,5, kentsel yerlerde ise 11,9) görülmektedir.

2002 yılındaki araştırmada ise, durumun biraz daha düzeldiği anlaşılmaktadır. Bu sefer, nüfusun ilk % 20’lik kısmı gelirin % 5,3’ünü alırken, son % 20’lik kısmı ise gelirin % 50,1’ini almaktadır. Birinci % 20 ile ikinci % 20 arasındaki gelir farklılığı ise, % 9,5’e inmiş durumdadır.

Tablo 3 : Gelir Dağılımı Araştırmalarında % 20'lik Dağılımlar ve Gini Katsayıları

Hanehalkı Yüzdeleri

DPT

AܖSBF

DPT

TÜSİAD

DİE

DİE

WB

DİE

1963

1968

1973

1986

1987

1994

2000

2002

Birinci % 20

4,50

3,00

3,50

3,90

5,24

4,86

6,1

5,3

İkinci % 20

8,50

7,00

8,00

8,40

9,61

8,63

–

9,8

Üçüncü % 20

11,50

10,00

12,50

12,60

14,06

12,61

–

14

Dördüncü % 20

18,50

20,00

19,50

19,20

21,15

19,03

–

20,8

Beşinci % 20

57,00

60,00

56,50

55,90

49,94

54,88

46,7

50,1

En Zengin % 20’nin
En Yoksul % 20’ye Oranı

12,7

20

16,1

14,3

9,5

11,3

7,7

9,5

Gini Katsayısı

0,55

0,56

0,51

0,46

0,43

0,49

0,40

–

Kaynak: DPT, 8. BYKP, Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara, 2001, s. 16. & World Bank, “Inequality in Income or Consumption”, Human Development Reports 2003, Washington, D.C., 2003. & 2002 DİE “Gelir Dağılımı Araştırması”.

Bölgelere göre bakıldığında ise, 1995–1998 döneminde, Marmara Bölgesi gelir dağılımında en yüksek değere, Doğu Anadolu Bölgesi ise en düşük değere sahiptir. İnsanların, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan minimum gıda harcama düzeyine sahip olamamasını ifade eden “mutlak yoksulluk[141]” oranı, 1994 yılı itibariyle % 8 olarak tespit edilmiştir. Gıda ve diğer ihtiyaçların dikkate alındığı durumu ifade eden “yoksulluk oranı” ise % 24 dolaylarındadır[142].

Yapılan araştırmalarda, Avrupa’da da yoksulluğun tamamıyla ortadan kaldırılamadığı görülmektedir. Şu an itibariyle % 7–8 olan yoksulluk oranı oldukça yüksek sayılabilir. Daha çarpıcı olan, şayet refah devletinin yoksullara yönelik sosyal yardımları olmazsa, bu oranların % 30–35’lere kadar çıkabileceğidir. Halbuki bu ülkelerin hemen hemen hepsinde kamu harcamaları GSMH’nin yarısını, sosyal harcamalar ise üçte birini aşmış bulunmaktadır. (Yine de, refah devleti bu ülkelerde yoksulluğu hiç olmazsa azaltarak, büyük bir başarı sağlamıştır, denebilir)[143].

Diğer yandan, gelir dağılımının gerçekleştirilmesi, sosyal kalkınma ile ilgili bir kavramdır. Ülkelerin kalkınmasında iki boyut vardır. Birinci boyut “ekonomik kalkınma”, ikinci boyut ise “sosyal kalkınma”dır. Teori ve uygulamada genelde öncelik ekonomik kalkınmaya verilmekte, ancak ekonomik kalkınma gerçekleştirildikten sonra, sosyal kalkınmanın gerçekleşebileceğine inanılmaktadır. Dolayısıyla, çok yakın zamanlara kadar, devletlerin gelişiminde her zaman ekonomik boyut önplanda olmuş, sosyal boyut geri planda kalmıştır. Nitekim, hem gelişmiş ülkeler, hem de sosyalist ülkeler, üretimlerini artırdıktan sonra gelir dağılımını düzeltmeye, yani sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelmişlerdir[144].

Gelir dağılımı ile ilgili tartışmalarda, gelir dağılımında adaletin ve eşitliğin sağlanıp sağlanamayacağı konuları üzerinde durulmaktadır. Liberal bakış açısına sahip olanlara göre, hangi sistem olursa olsun, gelir dağılımında sosyal adaletin gerçekleşmesi olası değildir. Çünkü, ekonomik sistemin temeli, sermaye birikimine dayanmakta, bu ise daha çok gelir eşitsizliği ile mümkün olabilmektedir. Bunlara göre, eğer gelir üretim faktörlerine adil bir şekilde dağıtılırsa, o zaman sermayenin kâr oranı azalacak, bu durum yatırımların azalmasına ve dolayısıyla ekonomik büyüme hızının düşmesine yol açacaktır. Bu görüşe göre, sosyal adalet ile sermaye birikimi arasında ters orantılı bir ilişki vardır.

Karşıt görüş sahiplerine göre ise, gelir dağılımının sosyal adalete uygun olması durumunda kalkınma daha da hızlanacaktır. Bunlara göre, adil gelir dağılımı, ücretleri ve verimliliği yükseltecek, bu yoldan tüketim uyarılacak, tüketim hacminin genişlemesi de yatırımları ve milli geliri artıracaktır[145].

Liberal düşünce sahipleri devletin gelir dağılımına müdahalesine kesinlikle karşı çıkmaktadır. Fiyat mekanizmasının (görünmez el’in) kendi içerisinde sosyal refahı da en iyi şekilde sağladığını, aslında toplum refahının artırılmasının, gelir dağılımına müdahale ile değil, en iyi şekilde serbest piyasa ekonomisinin ilke ve kurallarının uygulanabilmesinden geçtiğini ileri sürmektedir. Aksi takdirde, devletin piyasada oluşan gelir dağılımına müdahalesi, piyasadaki doğal düzenin devlet eliyle bozulmasına yol açacak ve olası bir düzgün dağılım daha da bozulacaktır[146].

Tablo 4 : Kişi Başına Düşen GSMH Bakımından Dünyanın En Yoksul ve En Zengin 10 Ülkesi ve Gelir Dağılımının En Bozuk ve En Düzgün Olduğu 10 Ülke, 2001

 

En Yoksul 10 Ülke ($)

 

Kişi Başına GSMH’ye Göre

 

Satınalma Gücü Paritesi’ne Göre

 

Etiyopya

95

Sierra Leone

470

Demokratik Kongo Cum.

99

Tanzanya

520

Burundi

99

Malawi

570

Sierra Leone

146

Demokratik Kongo Cum.

680

Gine–Bisav

162

Burundi

690

Eritre

164

Zambiya

780

Malawi

166

Yemen

790

Tacikistan

169

Etiyopya

810

Nijer

175

Mali

810

Ruanda

196

Madagaskar

830

 

En Zengin 10 Ülke ($)

 

Kişi Başına GSMH’ye Göre

 

Satınalma Gücü Paritesi’ne Göre

 

İngiltere

42,041

Lüksemburg

53,780

İrlanda

36,815

ABD

34,320

İzlanda

35,277

İrlanda

32,410

Katar

34,171

İzlanda

29,990

Danimarka

32,601

Norveç

29,620

Japonya

30,144

Danimarka

29,000

İsviçre

28,132

İsviçre

28,100

ABD

27,312

Hollanda

27,190

Norveç

26,908

Kanada

27,130

Lüksemburg

24,219

Avusturya

26,730

TÜRKİYE

2,230

TÜRKİYE

5,890

 

Gelir Dağılımı En Düzgün / En Bozuk 10 Ülke ($)

 

En Düzgün 10 Ülke

Gini Katsayısı

En Bozuk 10 Ülke

Gini Katsayısı

Macaristan

24.4

Paraguay

57.7

Danimarka

24.7

Honduras

59.0

Japonya

24.9

Güney Afrika

59.3

İsveç

25.0

Nikaragua

60.3

Belçika

25.0

Brezilya

60.7

Çek Cumh.

25.4

Swaziland

60.9

Finlandiya

25.6

Merkezi Afrika Cumh.

61.3

Norveç

25.8

Sierra Leone

62.9

Slovakya

25.8

Botswana

63.0

Özbekistan

26.8

Namibya

70.7

 

 

TÜRKİYE

40.0

       

Kaynak: World Bank, “Economic Performance”, Human Development Reports 2003, Washington, D.C., 2003. & World Bank, World Development Indicators 2003, Washington, D.C., 2003’den derlenmiştir.

 


KAYNAKÇA

Akalın, Güneri, Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş Süreci ve Ekonomik Kriz, Ankara: TİSK Yay., 2002.

Aktan, Coşkun Can – İsmail Yaşar Vural, “Gelir Dağılımında Adalet(siz)lik ve Gelir Eşit(siz)liği: Terminoloji, Temel Kavramlar ve Ölçüm Yöntemleri”, Yoksullukla Mücadele Stratejileri, (Haz.: Coşkun Can Aktan), Ankara: Hak–İş Konfederasyonu Yay., 2002, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/birinci–bol/aktan–vural–gelir–dagilimi.pdf, 16.08.2003, s. 1–21.

Aktan, Coşkun Can, “Bir Piyasa Başarısızlığı Nedeni Olarak Gelir Dağılımında Adaletsizlik ve Yoksulluk Sorunu: Kamu Ekonomisinin Rolü ve Kamu Politikası Araçları”, Yoksullukla Mücadele Stratejileri, (Haz.: Coşkun Can Aktan), Ankara: Hak–İş Konfederasyonu Yay., 2002, (Çevrimiçi):
http://www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/birinci–bol/aktan–piyasa–basarisiz.pdf, 16.08.2003, s. 1–22.

Barker, Robert L., The Social Work Dictionary, Silver Spring, Maryland, NASW Press, 1991.

Barna, Murat, “Sosyal Devlet ve Eşitlik”, (Çevrimiçi): http://www.turkhukuksitesi.com/faq/sosyaldevletveesitlik.shtml, Temmuz 2002, s. 1–6.

Briggs, Asa, “The Welfare State at Historical Perspective”, Archives Europeennes de Sociologie, Vol.: 2, Issue: 2, 1999, pp. 221–259.

Carnoy, Martin, “Education and Economic Development: The First Generation”, The Economic Value of Education: Studies in the Economics of Education, (Ed.: Mark Blaug), Cambridge: Edward Elgar Publ., 1992, pp. 345–355.

Chatterjee, Pranab, Approaches to the Welfare State, Washington D.C.: Nasw Press, 1996.

Clasen, Jochen – Wim van Oorschot, “Changing Principles in European Social Security”, Paper presented at the 2nd COST 15 Conference on Welfare Reforms for the 21st Century, Oslo, 5–6 April 2002,
pp. 1–24.

Çalışkan, Abdülkerim, “Sosyal Refahın Sağlanmasında Devletin Etkinliği ve Türkiye Örneği”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi SBE, 2001.

Dilik, Sait, “Sosyal Güvenlik ve Sosyal Hizmetler Arasındaki İlişkiler”, SBF Dergisi, Ankara: Ankara Üni. Yay., Cilt: 35, Ocak–Aralık 1980.

Dilnot, Andrew, “Refah Devletinin Geleceği”, (Çev.: Zeynel Bakıcı), (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/diger–yazilar/bakici–refah.devleti.pdf, 29.03.2003, s. 1–16.

DPT, 8. BYKP (2001–2005), Ankara: Haziran 2000.

DPT, 8. BYKP, Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara, 2001.

DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara: DPT Yay., 2001.

DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara: DPT Yay., 2001.

Ekin, Nusret – Yusuf Alper – Tekin Akgeyik, Türk Sosyal Güvenlik Sistemi’nde Arayışlar: Özelleştirme ve Yeniden Yapılanma, İstanbul: İTO Yay., 1999.

Esping–Andersen, Gøsta, “After the Golden Age? Welfare State Dilemmas in a Global Economy”, Welfare States in Transition: National Adaptations in Global Economies, (Ed.: Gøsta Esping–Andersen), London: Sage Publ.s, 1996, pp. 1–31.

Esping–Andersen, Gøsta, The Three Worlds of Welfare Capitalism, Oxford: Polity Press, 1990.

Fişek, Gürhan, “Sosyal Devletsiz Bir Sosyal Güvenlik...”, (Çevrimiçi): http://www.fisek.org/108.php, 29.01.2003.

Fouarge, Didier, Costs of Non–Social Policy: Towards an Economic Framework of Quality Social Policies – and the Costs of Not Having Them, Report for the Employment and Social Affairs DG, January 2003, pp. 1–49.

Gough, Ian, “Refah Devleti”, (Çev.: Kamil Güngör), New Palgrave Dictionary of Economics, Vol.: 4, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/diger–yazilar/gungor–refah–devleti.pdf, 29.03.2003, s. 895–897.

Greve, Bent, Historical Dictionary of the Welfare State, London: The Scarecrow Press, 1998.

Güloğlu, Tuncay, “Genel Olarak ve Türkiye’de Yaşlı Nüfusun Sosyal Güvenliği”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul: İÜ, SBE, 1998.

Güneş, İsmail, “Gelir Dağılımı”, (Çevrimiçi): http://idari.cu.edu.tr/igunes/kamu/gelir.htm, 26.08.2003.

Güzel, Ali – Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 2. bs., İstanbul: Beta Yay., 1990.

Hick, Alexander – Lane Kenworthy, Varieties of Welfare Capitalism, LIST Working Paper Series, No: 316, New York: Syracuse University, August 2002, pp. 1–39.

ILO, Into the Twenty–First Century: The Development of Social Security, Geneva: ILO Publ., 1984.

Kazgan, Gülten, Küreselleşme ve Ulus–Devlet: Yeni Ekonomik Düzen, 2. bs., İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yay., 2002.

Koray, Meryem, “Dünya’nın Geleceğinde Avrupa’nın Rolü: Liderlik Değil Modellik mi?”, Kalder 12. Ulusal Kalite Kongresi, Avrupa Birliği’nin Sosyal Politikaları Oturumu, 14 Ekim 2003, (Çevrimiçi): http://www.kalder.org/genel/meryem–koray–konusma%20metni.doc, 12.03.2004, s. 1–27.

Koray, Meryem, “Sosyal Refah Devleti: Kimi İçin Umut, Kimi İçin Kaygı Kaynağı”, Sosyal Demokrat Yaklaşımlar, İstanbul: SODEV–TÜSES Yay., 2003, s. 93–113.

Koray, Meryem, Avrupa Toplum Modeli, İstanbul: TÜSES Yay., 2002.

Kuhnle, Stein – Matti Alestalo, “Growth, Adjustments and Survival of European Welfare States”, Survival of the European Welfare State, y.y.: Routledge Publ., 2000, pp. 3–18.

Kurtuluş, Berrak, “Sosyal Güvenliğin Vergi Gelirleriyle Finansmanında Gelirin Yeniden Dağılımı ve Türkiye Örneği”, İktisat Fakültesi Mecmuası, (Sabahaddin Zaim’e Armağan), Cilt: 1–4, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1996, s. 437–444.

Lahelma, Eero – Katarina Kivela – Eva Roos vd., “Analysing Changes of Health Inequalities in the Nordic Welfare States”, Social Science & Medicine, Issue: 55, 2002, pp. 609–625.

Lazar, Harvey – Peter Stoyko, “The Future of the Welfare State”, International Social Security Review, Vol.: 51, March 1998, pp. 3–36.

Marangoz, Şermin, “Refah Devleti: Gelişimi, Oluşumu, Modelleri ve Güncel Değişimler”, (Yayınlanmamış Yük. Lis. Tezi), İstanbul: İÜ SBE, 2001.

Merkel, Wolfgang, “Social Justice and the Three Worlds of Welfare Capitalism”, DFG Forschungsprojekt, (Çevrimiçi): http://www.dritte–wege.uni–hd.de/texte/SocialJustice.pdf, 20.06.2003, pp. 1–24.

Mishra, Ramesh, Globalization and the Welfare State, Massachusetts: Edward Elgar Publ. Lmt., 1999.

Moran, Michael, “Understanding the Welfare State: The Case of Health Care”, British Journal of Politics and International Relations, Vol.: 2, No: 2, June 2000, pp. 135–160.

Ölmezoğulları, Nalan, Değişim, Dönüşüm ve Sorunlarıyla İktisadi Sistemler, 2. bs., Bursa: Ezgi Kitabevi, 1998.

Özbek, Nadir, “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sosyal Devlet”, Toplum ve Bilim, Sayı: 92, Bahar 2002, s. 7–33.

Özdemir, Süleyman, “Küreselleşme Sürecinde Refah Devleti”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul: İÜ, SBE, 2004.

Özgüven, Ali, İktisadi Büyüme, İktisadi Kalkınma, Sosyal Kalkınma, Planlama ve Japon Kalkınması, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1988.

Özkazanç, Alev, “Dünyada Sosyal Güvenlik Harcamaları ve Ekonomi”, (Çeviri), Sendikal Notlar, Sayı: 6, Aralık 2000, s. 110–132.

Özşuca, Şerife Türcan, “Yapısal Uyum, Küresel Bütünleşme ve Refah Devleti”, İş Hukuku ve İktisat Dergisi, (Prof. Dr. Kamil Turan’a Armağan), Ankara: Kamu–İş Yay., Cilt: 7, Sayı: 2, 2003, s. 227–237.

Pierson, Christopher, Beyond the Welfare State: The New Political Economy of Welfare, 2nd ed., Pennsylvania: The Pennsylvania State University Press, 1998.

Pierson, Christopher, Modern Devlet, (Çev.: Dilek Hattatoğlu), İstanbul: Çiviyazıları, 2001.

Powell, Martin – Armando Barrientos, “Theory and Method in the Welfare Modelling Business”, Paper presented at the 2nd COST 15 Conference on Welfare Reforms for the 21st Century, Oslo, 5–6 April 2002, pp. 1–18.

Pringle, Keith, “Europe and Social Welfare”, Chapter 1 in Children and Social Welfare in Europe, Buckingham: Open University Press, 1998, pp. 1–19.

Serter, Nur, “Türkiye’de Sağlık Hizmetlerindeki Gelişmeler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, (Sabahaddin Zaim’e Armağan), Cilt: 1–4, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1996, s. 437–444.

Serter, Nur, “Türkiye’de Sağlık Hizmetlerindeki Gelişmeler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, (Sabahaddin Zaim’e Armağan), Cilt: 1–4, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1996, s. 437–444.

Serter, Nur, Devlet Görevlerindeki Gelişmelerin Sonucu Olarak Sosyal Devlet, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1994.

Serter, Nur, Türkiye’nin Sosyal Yapısı, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1994.

Seyyar, Ali, “Sosyal Güvenlik Nedir?”, (Çevrimiçi): http://www.sosyalsiyaset.net/documents/sg.htm, 11.06.2003.

Seyyar, Ali, “Sosyal Hizmetler”, Sosyal Siyaset Terimleri, İstanbul: Beta Yay., 2002.

Sözer, Ali Nazım, Sosyal Devlet Uygulamaları, Ankara: Türkiye İşçi Emeklileri Cemiyeti Yay., 1997.

Sözer, Ali Nazım, Türkiye’de Sosyal Hukuk, Ankara: Kamu–İş Yay., 1994.

Spicker, Paul, “Social Policy”, An Introduction to Social Policy, (Çevrimiçi): http://www2.rgu.ac.uk/publicpolicy/introduction/socpolf.htm, 13.03.2003, pp. 1–7.

Şahin, Fatih, “Sosyal Hizmet Uzmanlarının Sosyal Refah Politikası Süreçlerine Katılımı”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara: Hacettepe Üniversitesi, SBE, 1999.

Şaylan, Gencay, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Kitabevi, 1994.

Talas, Cahit, Toplumsal Ekonomi, 7. bs., Ankara: İmge Kitabevi, 1997.

Tamer, Meral, “Yoksul Kitleler İçin Kim, Ne Yapabilir? (1)”, Milliyet Gazetesi, http://www.milliyet.com.tr/2004/02/05/yazar/tamer.html.

Taştekil, Sevda, “Sosyal Hizmet Kavramı ve Sosyal Hizmetlerin Sosyal Güvenlik Sistemi İçindeki Yeri ve Önemi”, İktisat ve Maliye, Cilt: XXXVI, Sayı: 11, Kasım 1989, s. 458–462.

Tuna, Orhan – Nevzat Yalçıntaş, Sosyal Siyaset, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1988.

TÜSİAD, Optimal Devlet, İstanbul: TÜSİAD Yay., Şubat 1995.

UNESCO, Institute for Statistics, Correspondence on Education Expenditure, Montreal, February 2003.

World Bank, Human Development Reports 2003, Washington, D.C., 2003.

World Bank, World Development Indicators 2003, Washington, D.C., 2003.

Yazgan, Turan, İktisatçılar İçin Sosyal Güvenlik, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., 1992.

(Çevrimiçi): http://www.sosyalhizmetuzmani.org/sosyalhizmetpolitika.htm.


ÖZGEÇMİŞ

 

Dr. Süleyman Özdemir (1971, Ankara): Lisans (1992),  Yüksek Lisans (1995) ve Doktora’yı (2004) İ.Ü. İktisat Fak. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde tamamladı. 1996 yılından beri aynı bölümde görev yapmaktadır. 1997–1999 yılları arasında 2 yıl süreyle Cornell Üniversitesi’nde (New York – ABD) misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. Özdemir; sosyal politika, refah devleti, sosyal güvenlik, küreselleşme ve değişim, endüstri ilişkileri, çalışma ekonomisi, insan kaynakları yönetimi vb. alanlarda çalışmaktadır. Küreselleşme Sürecinde Refah Devleti adlı teziyle 2004 yılında Doktor olmuştur. Diğer yayınlarından bazıları ise şu şekildedir: Özelleştirme ve Çalışanların Mülkiyet Sahipliği, (ortak eser), İstanbul: Alfa Yayınevi, 2004; İstanbul’da Enformel Sektör: İşportacılar (Eminönü İlçesinde Bir Alan Araştırması), (ortak eser), İstanbul: Erguvan Yay., 2004; Yeni Yüzyıla Doğru Endüstri İlişkileri: Demokrasi, Gelişme ve Çağdaş Çalışma Standartları, (Hazırlayan, Prof. Dr. Nusret Ekin ile birlikte), TEİD II. Uluslararası Endüstri İlişkileri Kongresi, Ankara: Kamu – İş Yay., 1996.



* İ.Ü. İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü.

[1] Herşeyden önce, “refah devleti” ile Türkçe’de daha çok tercih edilen “sosyal devlet” kavramlarının birbirlerinden farklı olmadıklarının vurgulanması gereklidir. Bu iki kavramın ortaya çıkış kökenine bakıldığında, “sosyal devlet” ve “sosyal politika” kavramlarının Almanca’nın konuşulduğu Kıta Avrupası ülkelerde, “refah devleti” ve “refah politikası” kavramlarının ise İngilizce’nin hakim olduğu Kuzey Amerika ve bir kısım Avrupa ülkelerinde (Anglo–Sakson ülkeler) tercih edildiği görülmektedir. Bkz.: Nur Serter, Devlet Görevlerindeki Gelişmelerin Sonucu Olarak Sosyal Devlet, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1994, s. 36.

[2] Ian Gough, “Refah Devleti”, (Çev.: Kamil Güngör), New Palgrave Dictionary of Economics, Vol.: 4, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/diger–yazilar/gungor–refah–devleti.pdf, 29.03.2003, s. 895.

[3] Asa Briggs, “The Welfare State at Historical Perspective”, Archives Europeennes de Sociologie, Vol.: 2, Issue: 2, 1999, pp. 221–259.

[4] Gough, “Refah Devleti”, a.g.e., s. 895.

[5] Bent Greve, Historical Dictionary of the Welfare State, London: The Scarecrow Press, 1998, p. 130.

[6] TÜSİAD, Optimal Devlet, İstanbul: TÜSİAD Yay., Şubat 1995, s. 73–74.

[7] Murat Barna, “Sosyal Devlet ve Eşitlik”, (Çevrimiçi): http://www.turkhukuksitesi.com/faq/sosyaldevletveesitlik.shtml, Temmuz 2002, s. 1, 5.

[8] Refah devleti kavramı, “laissez–faire devlet”e karşıt bir kavram olarak görülebilir, yani devletin müdahaleci rolünün arttığını ifade eden bir kavramdır. Ali Nazım Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, Ankara: Kamu–İş Yay., 1994, s. v.

[9] Gülten Kazgan, Küreselleşme ve Ulus–Devlet: Yeni Ekonomik Düzen, 2. bs., İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yay., 2002, s. 30–31.

[10] Nadir Özbek, “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sosyal Devlet”, Toplum ve Bilim, Sayı: 92, Bahar 2002, s. 14.

[11] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 8, 9, 18.

[12] Pranab Chatterjee, Approaches to the Welfare State, Washington D.C.: Nasw Press, 1996, p. 22.

[13] Aslında, 1917’deki Bolşevik Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nde, daha sonra da Doğu Avrupa, Küba ve Çin gibi ülkelerde de refah devleti uygulaması denenmiştir. İster kapitalist olsun, ister sosyalist olsun, bütün toplumların ekonomi anlayışlarının temelinde, sosyal refahın nasıl artırılacağı sorunu yer almaktadır. Ancak, demokratik bir hukuk devleti olmayan bu ülkelerde, gerekli başarı yakalanamamıştır.

Dünyanın geri kalan ülkelerinde ise, refah devleti henüz ortaya çıkmamıştır. Çünkü, bazı Körfez ülkeleri hariç, bu ülkelerin hiçbirisinde büyük çapta sanayileşme gerçekleştirilmemiştir. Çoğu ülkede, hâlâ güçlü bir şekilde dini ve sivil toplum kurumları, refah devleti yerine sosyal refah hizmetlerini sunmaya devam etmektedir. Bkz.: Chatterjee, a.g.e., p. 22.

[14] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. v.

[15] Andrew Dilnot, “Refah Devletinin Geleceği”, (Çev.: Zeynel Bakıcı), (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/diger–yazilar/bakici–refah.devleti.pdf,
29.03.2003, s. 2.

[16] Christopher Pierson, Beyond the Welfare State: The New Political Economy of Welfare, 2nd ed., Pennsylvania: The Pennsylvania State University Press, 1998, pp. 6–7.

[17] Ramesh Mishra, Globalization and the Welfare State, Massachusetts: Edward Elgar Publ. Lmt., 1999, p. 116.

[18] Fatih Şahin, “Sosyal Hizmet Uzmanlarının Sosyal Refah Politikası Süreçlerine Katılımı”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara: Hacettepe Üniversitesi, SBE, 1999, s. 3.

[19] Nusret Ekin, Yusuf Alper, Tekin Akgeyik, Türk Sosyal Güvenlik Sistemi’nde Arayışlar: Özelleştirme ve Yeniden Yapılanma, İstanbul: İTO Yay., 1999, s. 28.

[20] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara: DPT Yay., 2001, s. 12, 50.

[21] Stein Kuhnle, Matti Alestalo, “Growth, Adjustments and Survival of European Welfare States”, Survival of the European Welfare State, y.y.: Routledge Publ., 2000, p. 3.

[22] Gøsta Esping–Andersen, “After the Golden Age? Welfare State Dilemmas in a Global Economy”, Welfare States in Transition: National Adaptations in Global Economies, (Ed.: Gøsta Esping–Andersen), London: Sage Publ.s, 1996, pp. 6–7.

[23] Greve, a.g.e., pp. 9–10.

[24] Refah devletinin krizi ve geleceğe dair daha detaylı bir perspektif için bkz. Süleyman Özdemir, “Küreselleşme Sürecinde Refah Devleti”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul: İÜ, SBE, 2004 (Küreselleşme Sonrası Refah Devletinin Bunalımı ve Çözüm Arayışları başlıklı IV. Bölüm).

[25] Refah sınıflandırması çalışmaları yapılırken, farklı terimler kullanıldığı görülmektedir. Örneğin; refah devletleri (welfare states), refah rejimleri (welfare regimes), refah dünyaları (worlds of welfare), refah modelleri (welfare models), refah sistemleri (welfare systems) vb. gibi.

[26] Abdülkerim Çalışkan, “Sosyal Refahın Sağlanmasında Devletin Etkinliği ve Türkiye Örneği”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi SBE, 2001, s. 7.

[27] Alexander Hick, Lane Kenworthy, Varieties of Welfare Capitalism, LIST Working Paper Series, No: 316, New York: Syracuse University, August 2002, p. 1.

[28] Martin Powell, Armando Barrientos, “Theory and Method in the Welfare Modelling Business”, Paper presented at the 2nd COST 15 Conference on Welfare Reforms for the 21st Century, Oslo, 5–6 April 2002, pp. 7–9.

[29] Keith Pringle, “Europe and Social Welfare”, Chapter 1 in Children and Social Welfare in Europe, Buckingham: Open University Press, 1998, p. 11. & Didier Fouarge, Costs of Non–Social Policy: Towards an Economic Framework of Quality Social Policies – and the Costs of Not Having Them, Report for the Employment and Social Affairs DG, January 2003, p. 11.

[30] Gøsta Esping–Andersen, The Three Worlds of Welfare Capitalism, Oxford: Polity Press, 1990.

[31] Bunlardan “liberal refah modeli”; “kalıntı refah rejimleri” ve “Anglo–Sakson model” olarak da adlandırılmakta ve piyasa mantığı tarafından şekillenmektedir. “Kıta Avrupası modeli” ise, “muhafazakar–korporatist refah rejimleri”, “sosyal sigorta modeli”, “kurumsal refah rejimleri”, “Bismark ülkeleri modeli”, “Alman modeli” ve daha yakın zamanlarda ise “Hristiyan demokratik rejimler” adıyla anılmaktadır. “İskandinav modeli”nin diğer isimlerine gelince, bunlar “sosyal demokrat refah rejimleri”, “evrensel refah rejimleri”, “modern refah rejimleri”, “İsveç Modeli”dir.

Her üç rejim türü, ayrıca diğer refah rejimi sınıflandırma çalışmaları için bkz.: Özdemir, a.g.e., s. 87–136 (II. Bölüm).

Diğer yandan, refah devleti büyüklüğü açısından bir sıralama yapılırsa, genelde İsveç, Danimarka ve Hollanda’nın üstlerde, ABD ve Japonya’nın ise altlarda yer aldığı görülmektedir. İngiltere ise ortanın biraz altında bir yerdedir. Refah modelleri açısından sıralama yapılırsa, “sosyal demokrat refah modeli” sıralamanın üstünde yer almakta, onu “muhafazakar refah modeli” izlemekte, en alt sıralarda ise “liberal refah modeli” yer almaktadır.

[32] Bu sistemlerle ilgili geniş bilgi için bkz.: Ali Nazım Sözer, Sosyal Devlet Uygulamaları, Ankara: Türkiye İşçi Emeklileri Cemiyeti Yay., 1997.

[33] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 25.

[34] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 32.

[35] Öte yandan, Beveridge tipi programlar ise, katkılardan bağımsız olarak düz oranlı ödeneklere dayanmakta, bunlara belki bakmakla yükümlü olunan kişilere ait ek ödenekler ilave edilmektedir. Beveriçyen programlar, statünün korunmasından ziyade (çoğu kez asgari geçim koşulları düzeyinde) temel güvenlik sağlama anlamında evrenselci programlara daha yakındır.
Bkz.: Jochen Clasen, Wim van Oorschot, “Changing Principles in European Social Security”, Paper presented at the 2nd COST 15 Conference on Welfare Reforms for the 21st Century, Oslo, 5–6 April 2002, p. 6.

[36] Clasen, Oorschot, a.g.e., pp. 8, 19.

[37] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 25.

[38] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 33–34.

[39] Şermin Marangoz, “Refah Devleti: Gelişimi, Oluşumu, Modelleri ve Güncel Değişimler”, (Yayınlanmamış Yük. Lis. Tezi), İstanbul: İÜ SBE, 2001, s. 79.

[40] Clasen, Oorschot, a.g.e., pp. 2–13.

[41] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 25.

[42] Clasen, Oorschot, a.g.e., p. 11.

[43] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 7.

[44] Harvey Lazar, Peter Stoyko, “The Future of the Welfare State”, International Social Security Review, Vol.: 51, March 1998, p. 26.

[45] Sosyal güvenliğin sunumunda iki yöntem vardır. Birincisi, “primli rejim” olarak ifade edilen “sosyal sigorta sistemi”, ikincisi ise, sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı olan ve “primsiz rejim” olarak adlandırılan “kamu sosyal güvenlik harcamaları” (“sosyal yardım” ve “sosyal hizmetler”)’dır. Primsiz rejimin amacı, primli rejimin kapsamı dışında kalmış, sosyal korunmaya en fazla gereksinim duyan kesimlere hizmet götürmektir. Bkz.: Ali Güzel, Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 2. bs., İstanbul: Beta Yay., 1990, s. 487.

[46] Diğer bir tanım, sosyal güvenliği şu şekilde açıklamaktadır: “İnsanların, yani bir ülkede yaşayan bütün vatandaşların, geçinme ve yaşama ihtiyaçlarını kadere terk etmeden, başkalarının lütuf, atifet ve yardımlarına lüzum kalmaksızın hep birden karşılayan bir sistem.” Bkz.: Orhan Tuna, Nevzat Yalçıntaş, Sosyal Siyaset, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1988, s. 129.

Bir başka tanıma göre ise, herhangi bir mesleki, fiziki ya da sosyo–ekonomik risklerden dolayı, bireylerin gelir veya kazancının sürekli ya da geçici olarak kesilmesi durumunda bu kimselerin geçinme ve yaşama gereksinimlerini karşılayan bir sistemdir. Bkz.: Cahit Talas, Toplumsal Ekonomi, 7. bs., Ankara: İmge Kitabevi, 1997, s. 398.

UÇ֒nün tanımına göre ise, sosyal güvenlik, bireylere ve ailelere, ekonomik ve sosyal riskler dolayısıyla yaşam düzeylerinin veya yaşam standartlarının belirli bir çizginin altına düşürülmeyeceği garantisini vermektir. Bkz.: ILO, Into the Twenty–First Century: The Development of Social Security, Geneva: ILO Publ., 1984, p. 19.

[47] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 18.

[48] “Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme.”

[49] Bu risk grubuna, en son Almanya’da oluşturulan, yaşlı ve sakatların evde bakımını destekleyen “bakım sigortası”, ayrı bir sigorta kolu olarak eklenmiştir.

[50] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 60. & Güzel, Okur, a.g.e.,
s. 2–3.

[51] Kuhnle, Alestalo, a.g.e., p. 3.

[52] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 9.

[53] Gürhan Fişek, “Sosyal Devletsiz Bir Sosyal Güvenlik...”, (Çevrimiçi): http://www.fisek.org/108.php, 29.01.2003, s. 1.

[54] Sözer’e göre, sosyal sigortaları kurma ve işletme yetki ve görevi Anayasa’nın bu hükmü ile devlete verildiğinden, bu sorumluluk, sosyal sigortaların özelleştirilmesi yoluyla özel sektöre devredilemez. Batılı refah devletlerinin çoğunda, sosyal güvenceyi sağlamada özel sigortalar asli değil, tamamlayıcı bir unsur olarak kabul edilmiştir. Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e.,
s. 27–28.

[55] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 121.

[56] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 26.

[57] Fon sistemi, sosyal güvenliğin özelleştirilmesine de olanak tanıyan bir sistemdir. Şili, İsviçre, Macaristan, Meksika gibi ülkeler hariç, birçok ülkede işveren ve çalışanların tercihlerine bırakılmıştır. Fon sistemi yöntemiyle toplanan miktarlar, ABD, İngiltere ve Kanada gibi bazı ülkelerde sermaye piyasalarında büyük emeklilik fonlarını doğurmuş ve ülke büyümesine katkı sağlamıştır. İsviçre gibi bazı ülkelerde, bu fonların GSMH’ya oranı % 100’ü geçmiş, birçoğunda da % 50’leri aşmıştır. (1998 yılı itibariyle ABD % 59, Hollanda % 86, İngiltere % 73, Japonya % 41, Kanada % 41 vs.)

[58] Tuncay Güloğlu, “Genel Olarak ve Türkiye’de Yaşlı Nüfusun Sosyal Güvenliği”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul: İÜ, SBE, 1998, s. 67, 69. & Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 34.

[59] Christopher Pierson, Modern Devlet, (Çev.: Dilek Hattatoğlu), İstanbul: Çiviyazıları, 2001,
s. 186–187.

[60] Bu oranın düşük olmasının bir diğer sebebi ise, sanayileşmekte olan ülkelerin, ülke kaynaklarını sosyal hizmetlerden çok prodüktif yatırımlara yöneltmeyi tercih etmesidir. Yani, sanayileşmiş ülkelerde en büyük payı sosyal güvenlik harcamaları oluştururken, gelişmekte olan ülkelerde ise, altyapı, ulaşım, haberleşme, tarım, sanayi gibi alanlara yapılan yatırımlar almaktadır. Bkz.: Turan Yazgan, İktisatçılar İçin Sosyal Güvenlik, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., 1992, s. 293–295.

[61] Alev Özkazanç, “Dünyada Sosyal Güvenlik Harcamaları ve Ekonomi”, (Çeviri), Sendikal Notlar, Sayı: 6, Aralık 2000, s. 116–117.

[62] Özel sigortalar, piyasa şartlarında kâr hedefi doğrultusunda hareket eden kuruluşlar olarak, tehlikeye yakın olanlardan çok, uzak olanları sigortalamak ister; ivaz elde edenlerin de uzun olmayan sürelerle bu ivazları alması hesap edilir ve poliçelerde bu esasa dikkat edilir. Buna “zıt seçim” denir. Devlet ise, sosyal sigortalar aracılığıyla herkesi zorunlu olarak sigortaladığı için, yukarıda anlatılan mantık burada asla geçerli değildir. Çünkü, devletlerin iflas etme olasılığı olmadığından, sosyal risklere katlanma güçleri de yüksektir. Yeri geldiğinde vergileri yükselterek artan maliyetleri karşılama olanağına sahiptir. Bu sebeplerden dolayı, yani devletin sahip olduğu avantajlarından dolayı, sosyal güvenlik bir devlet görevi olarak kabul edilmiştir. Her ne kadar, son yıllarda sosyal güvenliğin özel kesime devredilmesi üzerinde çok sayıda tartışma yaşanmaktaysa da, bu sistemin ne kadar başarılı olduğu henüz tartışmalıdır. Bkz.: Yazgan, a.g.e., s. 288.

[63] Dilnot, a.g.e., s. 15.

[64] Yazgan, a.g.e., s. 93.

[65] Ali Nazım Sözer, Sosyal Sigorta İlişkisi, İzmir, 1991’den aktaran Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 12.

[66] Sadece belirli gelir ve varlık araştırmasını (testini) geçerek başarılı olan bireylerin yararlanabileceği bir ödenek. Varlık testinin (araştırmasının) yapılmasıyla, farklı gelir ve varlık türlerinde çok yüksek bir düzeyi tutturan belirli gruplar, hizmet alma hakkından yararlandırılmazlar.

[67] Greve, a.g.e., p. 111.

[68] Hastalık (1883), iş kazası (1884), yaşlılık ve sakatlık (1889).

[69] Tuna, Yalçıntaş, a.g.e., s. 132.

[70] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 67.

[71] Ancak, sosyal sigorta hizmetlerinin sunumu amacıyla kurumlaşma açısından ülkelerde değişik uygulamalar sözkonusudur. Örneğin, Almanya gibi bazı ülkelerde bu hizmetler bağımlı ve bağımsız ayrımı yapılmadan, bütün çalışanlara tek bir çatı altında sunulmaktadır. Yine, Türkiye gibi ülkelerde ise, SSK, Emekli Sandığı ve Bağ–Kur uygulamasından da görüleceği üzere, bu hizmetlere yönelik olarak hem mevzuat ve hem de sunan kurumlar farklıdır. Bkz.: Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 26.

[72] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 68.

[73] İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde, sosyal güvenlik önlemlerinin, yoksullara yönelik sosyal yardımlarla başladığı görülmektedir. Halbuki, Türkiye gibi geç sanayileşmiş ülkelerde sosyal sigorta daha önce gelmektedir. Bu ülkelerde, sosyal yardım ve sosyal refah hizmetleri geri kalmış, sosyal sigorta sistemi oldukça gelişmiştir. Hatta, ülkemizin çok gelişmiş, çok sofistike bir “sosyal sigorta devleti” olduğu söylenmektedir. Diğer alanlar, aile, kişisel ilişkiler ve hayır kurumları (kar gütmeyen kuruluşlar) tarafından yetersiz bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
Bkz.:
Meral Tamer, “Yoksul Kitleler İçin Kim, Ne Yapabilir? (1)”, Milliyet Gazetesi, http://www.milliyet.com.tr/2004/02/05/yazar/tamer.html.

[74] Yasa, hizmet akdi ile çalışanları “beden” ve “fikir” işçisi olarak ayırmış, bankalar, sigorta şirketleri, ticaret ve sanayi borsalarında çalışanları fikir işçisi olarak kapsam dışında bırakmış, bu kurumlarda çalışanların sosyal güvenliği sandıklar aracılığıyla karşılanmıştır.

[75] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 127–128.

[76] “Sosyal güvenlik harcamaları, emeklilik, sağlık, işsizlik, hastalık, sakatlık, aile, konut ve sosyal yardıma ilişkin ayni ve nakdi kamusal harcamalar ve idari harcamaların tümü olarak tanımlanır. Eğitim dahil edilmediği için, bu tanım toplam sosyal harcamalar ile aynı anlama gelmez.” Bkz.: Özkazanç, a.g.e., s. 131.

[77] Yazgan, a.g.e., s. 175.

[78] Geçim, insan yaşamının sürdürülebilmesi için gerekli bütün gereksinimlerin giderilmesini içeren bir anlamda kullanılmaktadır.

[79] Örneğin, yaşlılar, maluller, sürekli iş göremezler, eğer bir aile çevresinden yoksun iseler, kendilerine destek olacak hiçbir kişi, kurum yoksa, o takdirde bunların bir gelire sahip olmasının bir anlamı olmayabilir. Bunların, aile benzeri bir ortama gereksinimleri vardır; huzurevi ya da benzeri koşullara sahip bir kurumun bunlara muhakkak hizmette bulunması gerekir. Aynı durum çocuklar için de sözkonusudur. 7 yaşına kadar olan çocukların, bir aile ortamından yoksun oldukları durumda, bakımevlerine, 7 yaşından büyüklerin ise çocuk yetiştirme yurtlarına gereksinimleri vardır. Bu tür görevler sosyal sigortaların görev tanımı içinde olmadığından, bu hizmetleri düzenleyecek ve sunacak kuruluşlar gereklidir. Bu hizmetlere “sosyal refah hizmetleri” denilmektedir. Bkz.: Yazgan, a.g.e., s. 200–203.

[80] Güloğlu, a.g.e., s. 74.

[81] Meryem Koray, “Sosyal Refah Devleti: Kimi İçin Umut, Kimi İçin Kaygı Kaynağı”, Sosyal Demokrat Yaklaşımlar, İstanbul: SODEV–TÜSES Yay., 2003, s. 106.

[82] Yiyecek ve konut gibi mal cinsinden sağlanan yararlara verilen isim. Çoğu refah devletinde, yararların dağıtımında birincil yollardan biri olarak kullanılmaktadır. Yardımın para değil de mal cinsinden verilmesinin önemi, gereksinim içinde olanların parayı başka şeylere harcamalarının önüne geçmek içindir. Bugün başlıca iki gruba bu türden hizmet sağlandığı görülmektedir. Birinci grup, alkolik ve uyuşturucu bağımlıları gibi, kendi bakımlarını gerçekleştiremeyenleri içermektedir. Eğer bunlara yardım para olarak verilirse, o takdirde günlük yaşamını sağlayacak yiyecek ve içecek yerine, alkol ve uyuşturucu alımına yönelmeleri olası olacaktır.

İkinci grup ise, çok özel bir engele veya hastalığa sahip olanları içermektedir. Devlet çeşitli ürünleri bireylerden daha ucuza maledebilmektedir (örneğin, tekerlekli sandalye ve ilaç yardımı gibi). Yine, ömürboyu sürecek hastalıkları bulunan insanlara, para yardımı yerine, devlet doğrudan ilaç yardımında bulunmayı tercih etmektedir. Benzer şekilde çoğu ülke, yoksulların yiyecek gereksinimlerini karşılamaya yönelik yerler açmaktadır. Bkz.: Greve, a.g.e., p. 17.

[83] DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara: DPT Yay., 2001, s. 14, 51. & Sevda Taştekil, “Sosyal Hizmet Kavramı ve Sosyal Hizmetlerin Sosyal Güvenlik Sistemi İçindeki Yeri ve Önemi”, İktisat ve Maliye, Cilt: XXXVI, Sayı: 11, Kasım 1989, s. 461.

[84] Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Ayni ve Nakdi Yardım Yönetmeliği, md. 4 / d & Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Muhtaç Aylığı ve Vakıf İmaret Yönetmeliği, md. 4.

[85] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 30.

[86] DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 2.

[87] “Means–test” ya da “income–test”: Sosyal yardım programlarına başvuran kişilerin, kamu fonlarından yararlanıp yararlanamayacağını belirlemek üzere, bu kişilerin şahsi kaynaklarıyla alakalı resmi bir araştırmadır.

[88] Greve, a.g.e., p. 106.

[89] DPT, Sosyal Güvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 27.

[90] Güloğlu, a.g.e., s. 75.

[91] Taştekil, a.g.e., s. 461.

[92] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 135. & DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 14.

[93] Can Tuncay, Sosyal Güvenlik Hukuku Dersleri, 5. bs., İstanbul, 1992, s. 58.

[94] Robert L. Barker, The Social Work Dictionary, Silver Spring, Maryland, NASW Press, 1991’den aktaran: DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 11.

Daha geniş bir perspektiften kavrama yaklaşan başka bir tanımda ise, sosyal hizmetler; “kişi, grup ve toplulukların yapı ve şartlarından doğan ya da kendi denetimleri dışında meydana gelen bedeni, zihni ve ruhi eksikliği, fakirlik ve eşitsizliği gidermek veya azaltmak, toplumun değişen şartlarından doğan sosyal sorunları çözümlemek, insan kaynaklarını geliştirmek, hayat standartlarını iyileştirmek ve yükseltmek, fertlerin birbirleriyle ve sosyal çevresi ile uyum sağlamasını kolaylaştırmak maksadıyla insan şeref ve haysiyetine yaraşır eğitim, danışmanlık, bakım, tıbbi ve psiko–sosyal rehabilitasyon alanlarında devlet veya gönüllü–özel kuruluşlar tarafından sistemli bir şekilde ifa edilen hizmet programlarının bütünüdür.” Bkz.: Ali Seyyar, “Sosyal Hizmetler”, Sosyal Siyaset Terimleri, İstanbul: Beta Yay., 2002.

[95] Taştekil, a.g.e., s. 459.

[96] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 31.

[97] Gelişmiş refah ülkelerinde, sunulan sosyal hizmetlerin kavradığı alan, ülkenin kaynaklarıyla orantılı olarak geliştikçe, sosyal refah hizmetleri ismiyle anılır olmuştur.

[98] Taştekil, a.g.e., s. 459. & Güloğlu, a.g.e., s. 78.

[99] Sait Dilik, “Sosyal Güvenlik ve Sosyal Hizmetler Arasındaki İlişkiler”, SBF Dergisi, Ankara: Ankara Üni. Yay., Cilt: 35, Ocak–Aralık 1980, s. 74–75. & Ayrıca bkz.: (Çevrimiçi): http://www.sosyalhizmetuzmani.org/sosyalhizmetpolitika.htm.

[100] DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 11.

[101] Emekli Sandığı, kendisi bir sosyal sigorta kuruluşu olmasına rağmen, 1.7.1976 tarihli ve 2022 sayılı “65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun”u uygulamakla görevli bulunmakta ve dolayısıyla sosyal yardım kuruluşu gibi de işlev görmektedir.

[102] DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 37–39. & Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 136.

[103] SHÇEK’nun “Ayni–Nakdi Yardım Yönetmeliği”nde getirdiği düzenleme, öncelikle muhtaçlık tanımına yer vermekte, muhtaçların tespitinin sosyal hizmet uzmanları tarafından bir sosyal inceleme raporunun ardından belirlenmesi ve sosyal yardım ve hizmetlerin bu rapora göre yapılması gerekliliğini vurgulamaktadır.

[104] DPT, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, a.g.e., s. 66–67.

[105] DPT, 8. BYKP (2001–2005), Ankara: Haziran 2000, s. 133–134.

[106] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 134. & Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 27.

[107] Sözer, Türkiye’de Sosyal Hukuk, a.g.e., s. 28, 32.

[108] Ali Seyyar, “Sosyal Güvenlik Nedir?”, (Çevrimiçi): http:// http://www.sosyalsiyaset.net/documents/sg.htm, 11.06.2003.

[109] Son zamanlarda, neo–liberal politikaların etkisiyle, faaliyetlerin üreticisi olmaktan ziyade finansörü olmaya yönelmiştir.

[110] Ne var ki, ülkemizde her iki alana yönelik olarak gerçekleştirilen harcamaların tarihi seyrine bakıldığında, 1990 sonrasında artan iç ve dış borç ana para ve faiz ödemelerinin, faiz dışı bütçe harcamalarının azalması ile sonuçlandığı, bunun da beraberinde eğitim ve sağlık harcamaları üzerinde bir baskıya yol açtığı görülmektedir. 1994 sonrasında, gerek eğitim ve gerek sağlık harcamalarının bütçe paylarında önemli sayılabilecek düşüşler meydana gelmiştir.

[111] Koray, “Sosyal Refah Devleti: Kimi İçin Umut, Kimi İçin Kaygı Kaynağı”, a.g.e., s. 107.

[112] Serter, Devlet Görevlerindeki Gelişmelerin Sonucu Olarak Sosyal Devlet, a.g.e., s. 40–41.

[113] Gencay Şaylan, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Kitabevi, 1994,
s. 37.

[114] Martin Carnoy, “Education and Economic Development: The First Generation”, The Economic Value of Education: Studies in the Economics of Education, (Ed.: Mark Blaug), Cambridge: Edward Elgar Publ., 1992, p. 352.

[115] Refah devletinin rolü, yeterli temel eğitim sağlamaktır, bunun yanında “yaparken öğrenme” ve “işte öğrenme”nin desteklenmesi de prodüktif bir stratejidir. Bu bağlamda, işverenler aktif rol oynarlar. Bilgi bazlı ekonomi stratejileri bağlamında, ömürboyu öğrenmeyi desteklemek, zaman içinde değeri azalan vasıflara karşı koymada yaşamsal öneme sahiptir. Mesleki eğitim, yalnızca yaşlı işgücü için değil, aynı zamanda göçmen işçiler (genelde düşük eğitimli) ve kadın işgücü (ekonomik sürece katılımlarının sağlanması için) için de önemlidir. Bkz.: Fouarge, Costs of Non–Social Policy, a.g.e., pp. 23–24.

[116] Wolfgang Merkel, “Social Justice and the Three Worlds of Welfare Capitalism”, DFG Forschungsprojekt, (Çevrimiçi): http://www.dritte–wege.uni–hd.de/texte/SocialJustice.pdf, 20.06.2003, p. 13.

[117] Eero Lahelma, Katarina Kivela, Eva Roos vd., “Analysing Changes of Health Inequalities in the Nordic Welfare States”, Social Science & Medicine, Issue: 55, 2002, p. 611.

[118] Güzel, Okur, a.g.e., s. 505.

[119] Nur Serter, “Türkiye’de Sağlık Hizmetlerindeki Gelişmeler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, (Sabahaddin Zaim’e Armağan), Cilt: 1–4, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1996, s. 417. & Nur Serter, Türkiye’nin Sosyal Yapısı, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1994, s. 221.

[120] Serter, Devlet Görevlerindeki Gelişmelerin Sonucu Olarak Sosyal Devlet, a.g.e., s. 41–42.

[121] Güzel, Okur, a.g.e., s. 506.

[122] Michael Moran, “Understanding the Welfare State: The Case of Health Care”, British Journal of Politics and International Relations, Vol.: 2, No: 2, June 2000, pp. 141–142.

[123] A.e., pp. 138–139.

[124] Ekin, Alper, Akgeyik, a.g.e., s. 135.

[125] DPT, Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara: DPT Yay., 2001, s. 3.

[126] Genel olarak dört tür gelir dağılımından bahsedilebilir. Konumuz açısından en önemlisi ve üzerinde en çok tartışılanı “bireysel gelir dağılımı” olup, milli gelirin kişiler arasındaki dağılımını ifade etmektedir. Burada, nüfus kabaca % 20’lik dilimlerden oluşan beş gruba ayrılır ve her dilime düşen nüfusun, milli gelirden ne kadar pay aldıkları ve ilk dilim ile son dilim arasında ne kadar farklılık olduğu incelenir. Diğer gelir dağılım yaklaşımları ise, gelirin farklı şekillerdeki dağılımı üzerinde durmaktadır. Örneğin, bunlardan bir tanesi, gelirin üretim faktörleri arasındaki dağılımını incelemektedir (fonksiyonel gelir dağılımı). Bir diğeri, gelirin sektörler arasındaki dağılımını (sektörel gelir dağılımı); bir başkası ise, bölgeler arasındaki gelir dağılımını (bölgesel gelir dağılımı) tespit etmeye çalışmaktadır. Bkz.: Coşkun Can Aktan, İsmail Yaşar Vural, “Gelir Dağılımında Adalet(siz)lik ve Gelir Eşit(siz)liği: Terminoloji, Temel Kavramlar ve Ölçüm Yöntemleri”, Yoksullukla Mücadele Stratejileri, (Haz.: Coşkun Can Aktan), Ankara: Hak–İş Konfederasyonu Yay., 2002, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/birinci–bol/aktan–vural–gelir–dagilimi.pdf, 16.08.2003, s. 1–2.

[127] Bir üsteki dipnotta açıklanan gelir dağılımı, aslında piyasa sürecinde meydana gelen dağılımdır ve “birincil gelir dağılımı” olarak ifade edilmektedir. Devlet, özellikle refah devleti, piyasa mekanizmasına birçok araçla müdahale etmekte ve gelirin dağılımını değiştirmektedir. Devletin müdahalesi sonucunda oluşan gelir dağılımına ise “ikincil gelir dağılımı” denilmektedir. Devlet, gelir dağılımında adaleti sağlamak, yani, milli gelirin adil ve dengeli bir şekilde dağıtılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu nedenle devlet, araya girerek sosyal ve etik nedenlerle birincil dağılımı düzenlemektedir. İkincil dağılımın, birincil dağılıma göre daha eşitlikçi olduğu kabul edilmektedir.

[128] İsmail Güneş, “Gelir Dağılımı”, (Çevrimiçi): http://idari.cu.edu.tr/igunes/kamu/gelir.htm, 26.08.2003.

[129] Coşkun Can Aktan, “Bir Piyasa Başarısızlığı Nedeni Olarak Gelir Dağılımında Adaletsizlik ve Yoksulluk Sorunu: Kamu Ekonomisinin Rolü ve Kamu Politikası Araçları”, Yoksullukla Mücadele Stratejileri, (Haz.: Coşkun Can Aktan), Ankara: Hak–İş Konfederasyonu Yay., 2002, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/birinci–bol/aktan–piyasa–basarisiz.pdf, 16.08.2003, s. 20.

[130] Güneş, a.g.e., s. 2.

[131] Paul Spicker, “Social Policy”, An Introduction to Social Policy, (Çevrimiçi): http://www2.rgu.ac.uk/publicpolicy/introduction/socpolf.htm, 13.03.2003, p. 4.

[132] Greve, a.g.e., p. 48.

[133] Berrak Kurtuluş, “Sosyal Güvenliğin Vergi Gelirleriyle Finansmanında Gelirin Yeniden Dağılımı ve Türkiye Örneği”, İktisat Fakültesi Mecmuası, (Sabahaddin Zaim’e Armağan), Cilt: 1–4, İstanbul: İÜ İktisat Fakültesi Yay., 1996, s. 437–444.

[134] Gelir dağılımı eşitsizliklerini ölçmede birçok yöntem vardır, ancak bunlar içerisinde “Gini Katsayısı” en bilineni ve en çok kullanılanıdır. Bir Lorenz Eğrisi ölçütü olan Gini Katsayısı, 0 ile 1 arasında bir değer alır ve katsayının 1’e yaklaşması eşitsizliğin arttığını, 0’a yaklaşması ise eşitsizliğin azaldığını gösterir. Bkz.: Aktan, Vural, “Gelir Dağılımında Adalet(siz)lik ve Gelir Eşit(siz)liği”, a.g.e., s. 16.

[135] Lazar, Stoyko, a.g.e., p. 1.

[136] Pierson, Modern Devlet, a.g.e., s. 177–178.

[137] A.e., s. 180, 187–188.

[138] Merkel, a.g.e., p. 16.

[139] Meryem Koray, “Dünya’nın Geleceğinde Avrupa’nın Rolü: Liderlik Değil Modellik mi?”, Kalder 12. Ulusal Kalite Kongresi, Avrupa Birliği’nin Sosyal Politikaları Oturumu, 14 Ekim 2003, (Çevrimiçi): http://www.kalder.org/genel/meryem–koray–konusma%20metni.doc, 12.03.2004, s. 9.

[140] Şerife Türcan Özşuca, “Yapısal Uyum, Küresel Bütünleşme ve Refah Devleti”, İş Hukuku ve İktisat Dergisi, (Prof. Dr. Kamil Turan’a Armağan), Ankara: Kamu–İş Yay., Cilt: 7, Sayı: 2, 2003, s. 231.

[141] “Mutlak Yoksulluk” (absulete poverty), yaşamak için gerekli olan minimum bir standart temelinden yoksun olmaktır kısaca. Kopenhag Deklarasyonu’nda, “yiyecek, temiz içme suyu, sağlık, barınma, eğitim gibi temel insan gereksinimlerinden aşırı derecede yoksun olmayı ifade eden bir durum” olarak tanımlanmıştır.

[142] DPT, 8. BYKP, a.g.e., s. 119–121.

[143] Genelde Avrupa ülkeleri yoksulluk açısından üç grupta ele alınmaktadır. Birinci grup, yoksulluğun en düşük olduğu gruptur. Bu grupta Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkeler vardır ve yoksulluk oranı % 10’dan daha düşüktür. İkinci grupta ise İngiltere, Fransa ve İspanya yer almakta, buralardaki yoksulluk oranı % 15’ler civarında bulunmaktadır. Son grup, yoksulluğun en yüksek olduğu Akdeniz ülkelerini kapsamaktadır. Buralarda yoksulluk oranı % 20’lerin üzerine çıkmaktadır. Bkz.: Nalan Ölmezoğulları, Değişim, Dönüşüm ve Sorunlarıyla İktisadi Sistemler, 2. bs., Bursa: Ezgi Kitabevi, 1998, s. 87.

[144] Ali Özgüven, İktisadi Büyüme, İktisadi Kalkınma, Sosyal Kalkınma, Planlama ve Japon Kalkınması, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1988, s. 153.

[145] Özgüven, a.g.e., s. 152.

[146] Güneri Akalın, Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş Süreci ve Ekonomik Kriz, Ankara: TİSK Yay., 2002, s. 51.

Google