Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.net

   

İZ BIRAKAN MEŞHUR ÖZÜRLÜLER VE HAYAT HİKAYELERİ

Aşağıda ismi geçen ünlü özürlülerin hayat hikayeleri, Ali Seyyar tarafından incelenmektedir. Bu çalışma, çok yakın zamanda kitap olarak yayınlanacaktır.

 

 

BEDENEN ÖZÜRLÜ ÜNLÜLER
 
  • Amr İbni Cemuh (Uhud Muharebesine Sakat Olarak Katılan Şehit Sahabe)

  • Zemahşeri (1075 - 1143) “ÖMÜR BU KADAR KISA İKEN, AMELLERİ KISALTIP, EMELLERİ UZATMA” Diyen Alim

  • İmam Bûsîrî (1212-1297) Bir Rüya İle Felçten Kurtulan Peygamber Aşığı

  • Aksak Timur (Timurlenk) (1336-1405): Türk-Moğol Soyundan Gelen Akdeniz’den Çin’e Kadar Bütün Asya’yı İstila Eden Tarihçilerin Hakkında Karar Veremediği Savaşçı

  • Murad-ı Munzâvî (1644-1719): İlim, Tasavvuf ve Ameldeki Makâm İtibariyle İleri Manevî Boyutlara Ulaşan Büyük Veli

  • Kızılarslan

  • Topal Osman Ağa (1883-1923): Savaşlara Sakat Olarak Katılan Millî Mücadelede İsim Yapmış Renkli Bir Sima

  • Şeyh Ahmet Yasin (1938-2004): Bedensel Özürlü Olmasına Rağmen İsrail Füzelerinin Hedefi Olan Hamas Örgütünün Manevî Lideri

  • Mehmet Sait Köknar (1901-1944)

  • Aydın Menderes

  • Dilek Sabancı:

  • Abraham Lincoln

  • Shakespare

  • Alexandre Pope (1688-1744)

  • Stephan Hawking

  • Lou Gehrig (1902-1941)

  • Jim Abbot

  • İtzak Perlman (1945-)

  • Franklin Roosevelt (1882-1945)

  • Henri de Toulouse-Lautrec (1864-1901)

  • Sir Walter Soot

  • Myra Brooks

  • Büyük İskender

  • Renoir

  • Charles Elliot

  • Dr. William Chester Minor

  • Christopher Reeve

GÖRME ÖZÜRLÜ ÜNLÜLER
 

İŞİTME ÖZÜRLÜ ÜNLÜLER
 
  • İsmet İnönü

  • Ludwig Von Beethoven

  • Samuel Johnson (1709-1784)

  • Thomas Edison (1874-1931)

  • Granville Redmond (1803-1847)

  • Marlee Matlin

  • King Jordan

  • Helen Keller (1880-1968)

KONUŞMA ÖZÜRLÜ ÜNLÜLER
 
  • Demosthenes

  • Michael Faraday

  • Marc Chagall

  • Admiral Peary

  • Maurice Ravel (1875-1935)

  • Winston Churchill

  • Aristotle

ÇOCUKLUKLARINDA ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ ÇEKEN ÜNLÜLER
 
  • Agatha Christi

  • Albert Einstein

  • Thomas A. Edison

  • Leonardo da Vinci

  • Auguste Rodin (1840-1917)

  • Sergei Rachmaninoff (1873-1943)

  • Nelson Rockefeller

  • General George Patton

RUHSAL ÖZÜRLÜ ve(ya) DAVRANIŞ BOZUKLUĞU SERGİLEYEN ÜNLÜLER
 
Google
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Amr İbni Cemuh

Uhud Muharebesine Sakat Olarak Katılan Şehit Sahabe

 

Amr İbni Cemuh, cahiliyede Medine’nin ileri gelenlerinden, Celeme oğullarının efendilerinden biriydi. Dürüstlüğü ve cömertliği ile tanınmaktaydı. Cahiliye devrinde soylu kişilerin evlerinde put bulundurma âdeti vardı. Bunu, her sabah ve akşam puttan uğur dilemek, törenlerde kurban kesmek, saygı duruşunda bulunarak, felaket anlarında sığınmak vb. şeyler için yaparlardı. Amr'ın putu da Menat idi. Onu kaliteli bir ağaçtan yapmıştı. Saygıda kusur etmez, ona en güzel kokuları sürerdi.

Mus'ab ibnu Umeyr’in Medine'ye davetçi olarak gelmesinden kısa bir zaman sonra insanların bir çoğu İslâm'a girdiler. O sırada altmış yaşını geçmiş olan Amr’ın oğulları Muavvez, Muaz, Hallad ve eşi Hind de ondan gizli bir şekilde iman ettiler.

Kocası ve ondan başka birkaç kişinin dışında kimsenin şirkte kalmadığını gören Hind, sevip saydığı kocasının şirk üzere kalmasını asla isteyemezdi. Amr ise çocuklarının atalarının dininden çıkıp Müslüman olmalarından korkuyordu. Karısına:

"Hind, çocukları sakın şu Mus'ab'la görüştürme" dedi. Kadın: "Olur ama o adamın anlattıklarını oğlun Muaz'dan dinlemek ister misin?" dedi. O: "Vay be haberim yokken Muaz da mı dinden çıktı?" diye sordu. Hind: "Hayır, Mus'ab'ın bazı toplantılarına katılıp söylediklerinden bazılarını öğrenmiş" cevabını verdi. Amr: "Muaz'ı bana çağır" dedi. Muaz babasının huzuruna gelip ona Fatiha suresini okuyunca, aralarında şu konuşma geçti:

“Bu söz ne kadar şahane, ne kadar güzel. Bütün sözleri böyle mi ?”

“Hepsi birbirinden güzel babacığım! Sen de ona biat eder misin? Halkın tamamı ona biat etti.”

“Menat'a danışmadıkça bir şey yapmam. O ne derse öyle yaparım”.

“Babacığım Menat konuşmaz ki onun dili ve aklı yok. O sadece bir ağaç”.

“Sana söyledim, ona danışmadan atalarımın dininden vazgeçmem”.

Derken Amr ağaçtan yontma putun huzuruna geçip saygıyla fikrini sordu. Cevap alamayınca da onu kızdırdığını zannedip bir kaç gün öfkesinin dinmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada çocukları da düşünmeye başladılar. Derken putu alıp Seleme oğullarının tuvalet çukurlarından birine attılar.

Amr, buna çok hiddetlendi, ama putunu arayıp nihayetinde buldu. Temizleyip kokular sürdü ve aynı yerine koydu. Aynı durum günlerce tekrar etti derken en son gün Amr, Menat'ın boynuna kılıcını astı ve:

"Ey Menat! Bunları sana kimin yaptığını bilmiyorum. Eğer sen de hayır varsa işte kılıç kendini koru"

dedi.

Ancak aynı durum o gece de tekrarlanınca artık onu tuvalet çukurundan çıkarmadı ve:

"Vallahi sen Tanrı olsaydın bir tuvalet çukurunda olmazdın" dedi ve İslâm'a girdi. Amr, İslâm'ı tanıdıkça cahiliyede geçen dakikaları için pişmanlık gözyaşları döküyordu. Artık o da iman ve İslâm'ın fedakâr bir hizmetçisi, davanın yılmaz bir bekçisi olmak istiyordu.

Sakat Olarak Cihada Katılması ve Şehit Olması

Uhud savaşı için cihada çağrı yapıldığında ashab-ı kiramın hepsi, yaşlısı, genci savaşa katılmak için birbirleri ile yarış yapıyorlardı. Üç oğlu gibi Amr İbni Cemuh da cihat için hazırlanmaya başladı. Halbuki Amr, o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler.

Amr, evlatlarına; "Evlatlarım! Beni de bu gazaya götürünüz!" diyor, oğulları da; "Babacığım! Ayağının arızalı olması sebebiyle, Allah seni mazeretli saydı. Resulullah, senin sefere gitmene müsaade etmedi. Cihada çıkmakla mükellef değilsin. Senin yerine biz gidiyoruz!" diyerek babalarını iknaya çalışıyorlardı. Fakat Amr, “Yazıklar olsun sizin gibi evlatlara! Bedir gazasında da böyle diyerek, Cennet'i kazanmaktan beni alıkoymuştunuz. Bu seferden de mi mahrum edeceksiniz?.." dedi.

Amr’ın silah kuşanıp İslâm ordusuna katılmak istemesi kimsenin aklından geçmiyordu. Akrabaları da, onu bu kararından vazgeçirmek istemişlerdi. “Şer’an mazursun, aslan gibi oğullarını peygamberle göndermişsin. Bir de senin gidip askerlere katılman gerekmez” dediler. O:

“Çocuklarımın sonsuz mutluluk ve ebedî cenneti istedikleri gibi ben de aynısını istiyorum. Onlar gidip şahadet faziletine sahip olsunlar da ben evde sizinle beraber oturayım mı acaba? Böyle bir şey asla mümkün değil” diye diretti.

Amr, bunların elinden kurtulmak ve kendisini engellemek isteyenleri şikayet etmek maksadıyla peygamberin huzuruna çıktı:

"Ey Allah'ın Resulü, şu benim oğullarım ve akrabalarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Evde hapis olmamı istiyorlar, Allah yolunda cihada iştirakimi istemiyorlar. Allah’a yemin ederim ki bu topal ayaklarımla cennete gitmek istiyorum.”

Allah’ın Resulü, “Ey Amr, şer’i mazeretin var. Allah seni mazur kılmış, cihat sana vacip değil” dedi ise de, Amr,

“Ey Resulullah! Bana vacip olmadığını biliyorum, ama yine de gitmek istiyorum. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum" dedi.

Resulullah oğullarına: "Ona engel olmayın. Herhalde Allah, ona şehitlik verecek" buyurdu.

Ordunun hareket vakti gelince Amr, hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti, sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti:

"Allah'ım! Bana şehitlik ver. Beni şehitliği kaybetmiş olarak aileme döndürme”.

Bu sözleri karısı Hind de duymuştu.

O zamana kadar ayağı sakat olduğu için, hiçbir savaşa katılamayan Amr, bu sefer âdeta koşarak katıldı Uhud muharebesine.

Uhud’un seyredilecek sahnelerinden biri, Amr bin Cemuh’un meydandaki hareketiydi. Sakat ayağı ile kendini ordunun içerisine atıyor, feryat ediyordu: “Cenneti arzuluyorum!” Oğullarından birisi babasının arkasından hareket ediyordu. Uhud’da savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah’ı kuşattığı sırada o, tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad'la beraber Resulullah’ı koruyan müminlerin ön safında yer almışlardı. Baba ile oğul o kadar savaştılar ki sonunda ikisi de şehit oldu.

Amr’ın Eşi Hind’in Şehit Eşini Medine’ye Getirememesi

Savaş bittikten sonra Medine kadınlarından bir çoğu, mücahitlerinin durumunu yakından öğrenebilmek için, şehir dışına çıkmıştı. Medine’ye ulaşan haberler de pek iç açıcı değildi. Peygamber’in hanımı Hz. Ayşe de şehirden biraz uzaklaşıp, Uhud’a katılanların akıbetleri hakkında bilgi sahibi olmak istiyordu. Yolda Amr İbni Cemuh’un eşi Hind’i gördü. Hind, üç şehidi deveye bindirmiş, kendisi de devenin yularından tutmuş şehre doğru gidiyordu. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Hz. Ayşe: “Ne haber ?”

“Elhamdülillah, Peygamber sağdır, O sağ olunca derdimiz olmaz”.

Hz. Ayşe: “Bu cenazeler kimindir ?”

Hind: “Bunlar kardeşimin, oğlumun, kocamın cenazeleridir”.

Hz. Ayşe: “Nereye götürüyorsun ?”

Hind: “Medine’ye defnetmek için götürüyorum”.

Hind, bunları söyleyip devenin yularını Medine’ye doğru çekti. Fakat deve istemeyerek, zorla Hind’in peşi sıra gidiyordu. Nihayet deve yere yattı.

Hz. Ayşe: “Hayvanın yükü ağırdır, çekemiyor!”

Hind: “Hayır, bizim devemiz çok kuvvetlidir, normal olarak iki devenin yükünü çekebilir. Bunun başka bir sebebi olmalı”.

Hind, deveyi yeniden harekete geçirdi. Deve, ikinci defa dizlerini kırıp yere yattı. Hind, devenin yönünü Uhud’a doğru çevirdiğinde hızlı bir şekilde hareket ettiğini farkına vardı. Deve, çok dikkat çekici bir şekilde Medine’ye doğru gitmekten ziyâde Uhud tarafına gitmek istiyordu. Hind, bunda bir acayiplik hissetti ve bir sırrın olabileceğini düşündü. Bunun üzerine Medine’ye gitmekten vazgeçip, devenin yularını çekerek, doğruca cenazelerin olduğu Uhud tarafına giderek, durumu Peygambere arz etti:

Hind: “Ya Resulullah! Acayip bir olay var. Ben bu cenazeleri Medine’ye götürüp defnedeyim diye hayvanın üzerine bıraktım. Bu hayvanı Medine’ye doğru sürdüğümde bana itaat edip gitmiyor. Fakat Uhud tarafına gelince normal yürüyor. Acaba neden?”

Hz. Muhammed: “Acaba kocan Uhud’a doğru yola çıkınca bir şey söyledi mi?”

Hind: Ya Resulullah! Yola çıktıktan sonra şu cümleyi duydum: “İlahi beni evime döndürme!”

Hz. Muhammed: “Öyleyse sebep budur. Bu şehit kişinin duası kabul olmuştur. Allah, bu cenazenin geri dönmesini istemiyor. Siz ensarın arasında öyle kişiler var ki, eğer Allah’a dua edip yemin verirlerse duaları kabul olur. Senin kocan da onlardan birisidir”.

Resul-i Ekrem’in izniyle o üç cenaze de Uhud’a defnedildi. O zaman Resul-i Ekrem Hind’e dönerek şu müjdeyi verdi: “Bu üç kişi, ahirette benim yanımda olacaklar”.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sultan Çelebi Mehmet

(1371-1421)

Aşırı Üzüntüden Kısa Psikoza Yakalanan, Bir Attan Düşmeden Dolayı da Sakatlanma Sonucunda Genç Yaşta Hayatını Kaybeden Talihsiz Padişah

 

Sultan Yıldırım Bayezid'in altı oğlundan biri olan Çelebi Mehmet, uzun boylu, dedesi Osman bey gibi uzun kollu idi. Beyaz tenli, kumral ve çatık kaşlı, yuvarlak yüzlü , sık sakallı idi. Ciddi ve sözüne güvenilir bir yapıya sahipti. Çok iyi silah kullanan Çelebi Mehmet, 24 savaşa bizzat katılmıştır. Vücudun muhtelif yerlerinde 40 yara aldığı rivayet edilmektedir. Harp oyunları, ok atma ve güreş gibi beden hareketlerine temayülü ve istidadı çoktu.

Ankara savaşında 14-15 yaşında iken komutan olduğu kuvvetlerle birlikte Timur'a karşı uzun müddet dayandıktan sonra, Osmanlı ordusunun yenileceği açıkça belli olunca yanında bulunan devlet adamlarının zorlamasıyla harp meydanından Amasya'ya geri çekilmiştir. 26 yaşında iken tek başına Padişah olmuştu.

Çelebi Mehmet'in Geçici Ruh Hastalığına Dair Emareler

Çelebi Mehmet, 1415 yılında Karaman seferine çıktığında Ankara'da bulunurken aniden hastalanır. Yanında hazır bulunan hekimler tedaviden aciz kalırlar. Bunun üzerine, o zaman edebiyat âlemince de Şeyhî mahlası ile tanınan Germiyan Beyi'nin musâhibi (arkadaşı) meşhur hekim Hakim Sinan Kütahya'dan Ankara'ya getirtilir.

Şeyhî, Pâdişahı muayene eder ve rahatsızlığının aşırı "ğussa" (gam, keder, tasa) dan kaynaklanan asabî bir durum olduğunu anlar. Melankolik tabiatlı padişahtaki ani depresyonu, psiko somatik bir yaklaşımla teşhis ettikten sonra Şeyhî, rahatsızlığının fazla sevinç ve ferahlık ile geçeceğini vaat eder. Aslında, uygulamalı hekimlik yapan ve bilhassa göz hastalıkları dalında mütehassıslığı ile tanınan Şeyhî, ruh hastalıkları alanında da tecrübe sahibi olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim, günlerden beri alınması istenildiği halde bir türlü ele geçirilemeyen ve bundan dolayı da Padişahı fazlasıyla üzen bir kalenin fethi haberi kendisine ulaşması ile Çelebi Mehmet, bu müjdenin üzerine sevinir ve iyileşmesi için uygun bir ortam meydana gelir.

Padişahı büsbütün sevindiren hadisenin kahramanı Anadolu Beylerbeyi olan Bayezid Paşa idi. Çünkü, bu paşa, Karamanoğlu Beyliğini ele geçirmişti. Bunun üzerine Padişah ferahlamış ve hatta Karamanoğlu beyi Mehmet beyi affetmişti. Konya'yı kendisine bırakarak sulh yapmıştı.

Aşırı üzüntüden depresyona giren Çelebi Mehmet'in psikozu, takriben 2 hafta sonra tamamen kaybolup kısa sürede yeniden eski sıhhatine kavuştuğuna göre, hastalığının kısa psikoz türünden bir ruh hastalığı olduğu anlaşılmaktadır.

Çelebi Mehmet, henüz 34 yaşındayken 1421 yılında , attan düşerek felce uğrar ve bu sakatlık yüzünden Edirne'de hayatını noktalar. Ölümü, oğlu 2. Murad'ın tahta oturabilmesi için 41 gün gizli tutulmuştur. Yerine 2. Murad padişah oldu ve babasının cenazesini Bursa'da Yeşil Türbeye gömdürdü.

 

Google
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HELEN ADAMS KELLER (1880-1968)

 

                Dünyanın çok tanıdığı bir özürlü ( kör ve sağır ) kadın olan Helen Keller hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Sağlıklı bir bebek olarak doğan H. Keller, 19 aylıkken geçirdiği bir ateşli rahatsızlıktan sonra kör ve sağır oldu. Çocukluğunun ilk yıllarında uyumsuz ve hırçın tavırlar sergilemesi üzerine ailesi ona bir eğitmen bulmaya çalıştı ve sonunda, kendisi de bir ara kör olup bir ameliyatla bir parça görür hale gelmiş bulunan Anne Sullivan’a ulaştı. A. Sullivan’ın bütün çabalarına rağmen ilk zamanlarda H. Keller’de hiçbir değişiklik olmadı. Ama sonra bir gün bir pompadan bir eline su dökülürken H. Keller’in diğer eline Anne Sullivan parmağıyla su kelimesinin harflerini tanıttı. Bundan sonra da müthiş bir gelişme başladı. H. Keller artık arzu ile kelimeleri öğrenmeye çalışıyordu. H. Keller’in büyük bir intikal kabiliyeti olduğu anlaşıldı. 1890’da konuşmayı öğrendi. Yüksek Okuldan mezun oldu ve meşhur kitabı “Hayatımın Hikayesi”ni yazdı (1902).

               

                “Bütün Dünya” dergisinin Kasım 1954 sayısında “Körlüğü Hiçe Sayan Kadın” başlıklı bir yazıda da H. Keller’den bahsediliyor. Mark Twain, 19.yy’ın iki büyük kişisinin Napoleon ve H. Keller olduğunu söylemiştir. Hocası onu eğitirken hayvanlara dokunmasını sağlamak istemiş ve onu sirke götürmüştür. Orada bir ayının elini sıkmış, bir zürafanın kulaklarını hissetmesi için de havaya kaldırılmıştır. Yılanlar onun vücuduna sarılırken bile rahatsız olmamıştır. Yani H. Keller, korkusuz yetişmiştir.

 

                H. Keller, ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Londra’da bir parka girince kokudan orasının Green Park olduğunu anlamıştı. Coğrafyayı, hocasının kırmızı çamurdan yaptığı kabartılı haritayı elleriyle takip ederek öğrendi. 18 yaşındayken birçok dersi öğrenmişti. Koleje başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını becere biliyordu. Körler için özel olarak hazırlanmış olan İncil’i o kadar çok okumuştu ki, artık oradaki noktalar bile silinmişti.

 

                  Haziran 1945. H. Keller böğürtlen topladı. Olmuşlarını eliyle hissediyor. Bahçesi çok güzel. Çünkü yaz sabahları 5’te kalkıp eliyle zararlı otları topluyor, bahçesini suluyor. H. Keller bazı müzik parçalarını da ezberlemiş, titreşimlerden çok şey hissediyor. Ona gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda; “Gündüz hava ve kokular daha hafiftir. Atmosferde daha fazla titreşim ve hareket vardır. Gece daha derin ve hareketsizdir.” diyor. Yazılarını yazarken çok titizdir. Hatasız yazmaya çalışır. Haziran 1953: H. Keller 73 yaşında ve G. Amerika seyahatinden döndü. Arjantin danslarının çok güzel olduğunu söyledi. Bunu nasıl hissediyordu?

 

                H. Keller, ruhun ve hayatın gücünü muazzam bir şekilde ortaya koyan bir örnektir.     

 Kaynak: Sürmen, Şükrü, “Ben Sa-Kat-Lan-Dım”, İstanbul, 2004, Nüans Yay., Sf. 131-132.

 

 

Google
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Abdullah İbni Ümmü Mektûm

Cennetle Müjdelenen İlk Görme Engelli İnsan

 

Abdullah İbni Ümmi Mektum, Peygamberimizin ilk eşi Hz. Hatice vâlidemizin dayısı Kays İbni Zâide’nin oğludur. Annesinin adı Âtike bint-i Abdullah’dı. Kendisi annesine nispetle Ümmü Mektum’un oğlu anlamında İbni Ümmü Mektum ismiyle meşhur olmuştur.

Çocukken gözlerini kaybetmiş olduğunu şu mukaddes sohbetten öğrenmekteyiz: Hz. Enes’ib rivayet ettiğine göre, bir defasında Hz. Cebrail, Peygamberimizin huzuruna geldiğinde İbni Ümmü Mektum da orada bulunmaktaydı. Cebrail, “Gözünü ne zaman kaybettin ?” diye sorunca o da “Çocukken” cevabını vermiştir. Bunun üzerine Cebrail kendisine şu müjdeyi vermiştir: “Allah, buyuruyor ki:

‘Ben bir kulumun gözünü aldığım zaman ona Cenneti mükâfat olarak veririm’.

Bu Hadis-i Kudsi sâyesinde Abdullah İbni Ümmü Mektum, dünyada iken Cennet müjdesini almış oluyordu. Bir Kuran aşığı olan Abdullah, Peygamberimizin huzurunda bulunmak, onun manevî atmosferinden istifade etmek ve ondan Kuran’dan âyetler öğrenmek için, sıkı sık Resulullah’ın yanına giderdi. Bir gün Abdullah, bu niyetlerle Peygamberimizin huzuruna gelir. Bu esnada da Resulullah, belki içlerinden birkaçı imana gelir ümidiyle Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerine canla başla İslâm’ı anlatmaktaydı. Abdullah, meclise gelerek Peygamberimize hitaben, “Yâ Resulullah, bana Kuran okut. Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” dedi. Resulullah, onların üzerinde daha fazla durma gereği duyduğundan, o anda Abdullah’la yeterince ilgilenemedi veya ilgilenmek istemedi. Abdullah, belki de mecliste bulunanları göremediğinden ve Resulullah’tan cevap alamayınca, arzusunu birkaç defa tekrar etti. Resulullah, ona aldırmayıp yüzünü buruşturup döndü, sözünün kesilmesini istemedi ve misafirlerle sohbet etmeye devam etti. Fakat çok sürmedi, tam sözünü bitirip kalkacağı sırada ilâhî ikaz geldi:

“Yanına âmâ geldi diye yüzünün ekşitip döndü. Nerden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı. Yahut o öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti. Öğüte ihtiyaç duymayan kimseye gelince sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mesul değilsin. Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun. Sakın ! O Kuran bir öğüttür” (Abese Sûresi; 1:10).

Bu hadiseden sonra Resulullah, Abdullah’a daha çok iltifat ve ikramda bulunmuştur. Ne zaman onu görse, hem espri olsun, hem de o hadiseyi hatırlatmak babında “Ey Rabbimin beni ikazına sebep olan kardeşim, merhaba” diye onun gönlünü alırdı.

Abdullah, ilk Müslümanlardan olduğu gibi, ilk muhacirlerden olma şerefine de nail olmuştu. Peygamberimizden önce, Medine’ye Musab b. Umeyr ile ilk hicret edenlerdendi. Peygamberimizden Kuran âyetlerini ezberleyen ve bu şekilde hafız olan Abdullah, Musab ile birlikte Medineli Müslümanlara Kuran öğretmiştir. Görme özürlü olmasına rağmen, Hz. Peygamber onu Bilal ve Ebû Mahzûre ile birlikte Mescid-i Nebevî’de müezzinlikle görevlendirmiştir. Hz Bilal olmadığı zaman Eb’u Mahzûre, o da bulunmadığı zaman Abdullah ezan okurdu. Ramazan aylarında ise sahurun bittiğini ilan etmek için ayrıca ezan okurdu Abdullah. Bunun için Resulullah müminlere “Bilal ezanı gece okuyor, İbni Ümmü Mektum ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz” buyurmuştur.

İbni Ümmü Mektum, imanı kuvvetli ve dinî emirlere harfiyen uymayı seven bir sahabe idi. Evi, mescid-i şerife uzak olduğu hâlde ve kendisine, namazını evinde kılabileceğine dâir ruhsat verilmesine rağmen o, her namaz vakti Peygamberimizle ve cemaatle namaz kılmaya itina gösterirdi. Çok zaman Hz. Ömer ona rehberlik eder, gidip gelirken yardımcı olurdu.

İbni Ümmü Mektum, hafız-ı Kuran idi. Medine‘ye geldikten sonra Ensarın (Medinelilerin) bir çoğuna Kuran-ı Kerim kıraatini öğretmeye başlamıştı. Bu arada sohbetlerinde bulunduğundan dolayı Resulullah’tan duymuş olduğu hadis-i şerifleri de unutmamaya çalışırdı. Zaman zaman etrafına toplanan kimselere hadis-i şerif rivayeti yapardı. İlahî emirler karşısında fevkalade duyarlı olan Abdullah, özürlü Müslümanlar için örnek bir şahsiyetti. Meselâ, cihadın ve mücâhitlerin fazîleti ile ilgili âyetler indirildiğinde, sanki bu âyetlerin kendisini muhatap kıldığı inancı ve bu ağır sorumluluğu yerine getirememe kaygısı ile bir gün Peygamberimize, göz yaşları ile gelerek:

“Ya Resulullah; Vallahi, cihat etmeye imkânım-gücüm olsa, ederdim”,

diyerek C. Hakka yönelmiş ve

“Ya Rab; Özrümü beyân eden âyet indir ! Özrümü beyân eden âyet indir !” diye dua etmiştir.

Peygamberimizin kâtibi, Zeyd İbni Sâbit bu hadiseyi şu şekilde rivayet etmektedir:

“İbni Ümmi Mektum, Resulullah (s.a.v.) bana vahyi yazdırırken gelmiş ve bu sözleri söylemişti. Bu sırada Resulullah‘ın dizinin bir kısmı dizimin üzerine geliyordu. Birden dizi ağırlaşmaya başladı. Vahiy başlamıştı. Dizim ezilecekti zannettim. Biraz sonra hafifledi. Bana dönerek: “Zeyd, yazdığını oku !” buyurdu. Okudum:

“Müminlerin savaşa katılmayıp oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir değildir”.

Resulullah ilâve etti ve yazmamı söyledi:

“Özürlü olanlar hariç”[1]

Enteresandır, bu âyet-i kerîmeyle, mazereti ve özrü olan insanların fiilî cihada, yani savaşa ve sıcak çatışmalara katılmaları şart görünmediği hâlde, Abdullah İbni Ümmi Mektum, birkaç savaşa katılır ve sancak taşırdı. “Sancağı bana verin. Çünkü ben a’mayım, kaçamam. Beni düşman safları ile aranıza dikin” derdi. Savaşlarda bağıra-çağıra askerleri teşci eder, onlara cesaret verir ve düşmana korku salardı.

Ancak, Resulullah döneminde Abdullah her sefere katılamazdı. Resulullah, onu Medine’de vekil bırakarak, imamlığı ona veriyordu. İslâm Peygamberi ona, toplam on üç kez Medine’de kaymakamlık vermiştir.

İslâm’da özürlülerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi, Abdullah Bin Ümmi Mektum sâyesinde mümkün olmuştur. Özürlülerin vekil bırakılmaları, imamlık yapmaları, talep edilmesi hâlinde savaşa iştirak etmeleri, farz namazlara katılmaları, korunma maksadıyla köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır. Resulullah, özürlüleri kendileri için zor olan işlerden muaf tutmakla beraber onları, okumaya, meslek öğrenmeye, ticaret yapmaya ve çalışmaya yönlendirmiştir. Kuran da özürlülerin, durumlarına göre bütün alanlarda aktif olmalarını yönünde kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Bununa paralel olarak zaten Kuran-ı Kerim’de, sorumluluğun kişinin gücü ile orantılı olduğunu, kişilere güçlerinin üstünde sorumluluk yüklenmeyeceğini ifade eden genel hükümlü âyetler (Bakara,286; En’am, 152; A’raf,42) yanında, engellilerin mazeretleri sebebiyle bir kısım yükümlülüklerden muaf tutulacaklarını konu edinen özel hükümlü âyetler (Fetih,17; Nur,61) de mevcuttur.

Ümmü Mektum, Veda haccına iştirak etmiştir. Veda hutbesi okunurken, hutbenin duyulması için yüksek sesle hutbeyi tekrarlamıştır. Hz. Ebu Bekir devrinde İbni Ümmü Mektum’a müezzinlik dışında pek çok görev verilmiştir.

Cihat ruhunu ve arzusunu içinde sürekli olarak yaşayan bir sahabe olarak Abdullah, Hicrî 14. senesinde (Miladî 636), Hz. Ömer’in halife döneminde o dönemin iki dev imparatorluğundan biri olan Pers İmparatorluğu’na karşı cihat etmek için yollara dökülmüştü. Sa’d İbni Vakkâs’ın komutanlığı altında toplanan İslâm ordusu, Kâdisiye meydanına vardığında, İslâm bayrağını, zırhını giymiş olarak Abdullah İbni Ümmi Mektum taşımaktaydı. İbni Ümmü Mektum, Kâdisiye meydan muharebesinde, sancak elinde, yüksek bir tepeye çıkmış olduğu hâlde etrafa bağırıp çağırarak, İranlıların maneviyatını bozmaya uğraşmakla meşgul idi. Üç gün kıran kırana süren bu savaşta, Pers İmparatorluğunun fillerle ve modern teçhizatla donatılmış ve sayıca üstün olmasına rağmen mağlup edilebilmişti. Ancak, İslâm ordusu, savaşa katılan mücâhitlerinin yaklaşık olarak beşti birini şehit vermişti. Şehitlerin arasında, İslâm sancağını kucaklamış olarak yerde kanlar içinde yatan, canını bu uğurda veren bir kimse daha vardı: Körlerin efendisi, ilk şehit âmâ: Hz. Abdullah İbni Mektum



[1] Âyetin tam metni şu şekildedir: ““Müminlerin –özürlü olanlar hariç- savaşa katılmayıp oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir değildir. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından daha üstün kıldı. Gerçi Allah, hepsine de güzel mükafât vaat etmiştir. Ancak, mücâhitleri, çok daha büyük bir ecirle oturanlardan üstün kılmıştır. Onlara, kendi katından dereceler, mağfiret ve rahmet lütfetmiştir. O, çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir” (Nisâ-4/95-96).

Google